1-Aile Mühendisliği
Mühendislik, çok eski bir zanaat! İnsanın yaşamını kolaylaştırmak amacıyla belli projeler çerçevesinde nesnel dünyayı şekillendirir. Önce öngörür, tasarlar ve projelendirir. Sonra da uygular. Yol, sulama kanalları, barajlar, şehir kanalizasyonu, konutlar, kentleri veya ülkeleri korumak için inşa edilen duvarlar, saraylar, mabetler… Hepsi de mühendislik eseridir.
Mühendislik, nesneler üzerine çalışır. Onları işler, dönüştürür, inşa eder. İnsanların ihtiyaçları, konforları, arzuları dikkate alınır. Bütün bunlar güç, hakimiyet, büyümek, korunmak ve güvenlik amacıyla yapılabilir. Büyük saraylar gücü simgeler, kentleri çevreleyen duvarlar veya son dönem güvenlik ağları da korunmak için yapılan mühendislik faaliyetleridir.
Sonuçta mühendislik, nesneler dünyamıza yönelik müdahale ve projeleri anlatır. İnsan bilinci ile gelişen tasarılar çerçevesinde göller, ırmaklar, nehirler, vadiler, tarlalar başka şekillere sokulur. Su başka alana akar, duvarlar düşmanı engeller, kanallar ile topraklar sulanır, uçaklarla kısa sürede seyahat etme konforu sağlanır. Mühendisin çalışma alanı doğanın fiziksel boyutudur. Gözlem, deney, ölçme, biçme ve matematiğe çevirme imkânlarına sahiptir.
Aile mühendisliği, ailenin mühendislik formasyonuyla yorumlanmasıdır. Yani aileyi belli bir gelecek algılayışı çerçevesinde projelendirmektir. Nüfus, doğum, evlilik yaşı, geçim biçimi, çocuk sayısı, küçük ya da büyük aile olma alanlarında belli programlar ile aileyi biçimlendirme gayretidir. Nüfus çok ise azaltmak ya da doğum oranı düşükse bu defa da çoğaltmak için projeler geliştirilir.
Ancak aile ne yoldur, ne köprüdür, ne de uçaktır. Fiziksel nesne alanı değildir. Toprak, su, dağ ve tarla hiç değildir. Evet, sayısal olarak küçük aile veya büyük aile dediğimizde bir fiziksel yön var. Fakat sevgi, dayanışma, aşk gibi ailenin özünü teşkil eden yönler nesnel olanın ötesindedir. Maddi alanı temsil etmezler.
Aile mühendisliği çok eski bir zanaat! Bildiğim ilk kaba biçimi, Platon tarafından öneriliyor. Mekke cahiliye toplumunda da uygulanıyor. Kız çocuklarını diri diri gömmek vahşi bir doğum/üreme kontrolüdür. Kadınla çoğalmanın engellenerek yetersiz beslenme korkusunun ya da açlık korkusunun aşılma çabasıdır.
2-Modernitenin Aile mühendisliği
Modernleşme politikalarında aile her zaman bir mühendislik olgusu olarak değerlendirildi. Moderniteyi toplumu düzenlemek için çare gören yaklaşım, aileye de bir fabrika gibi yaklaştı. Aileyi de fabrika gibi düzenleme çabasına girdi.
Malthus’un nüfus teorisi, ciddi manada ilham oldu. Çünkü Malthus, teorisiyle sadece nüfus ile sınırlı bir yaklaşımı ortaya koymuyordu. Doğurganlığı ve dolayısıyla aileyi de etkileyecek sonuçlara yol açıyordu. Açlık, beslenme, kıtlık ve doğurganlık arasında birebir ilişki kuruyordu. Yaptığı gelecek analizleriyle nüfus çoğaldıkça açlığın da artacağını ve bu nedenle insanların büyük trajediler yaşayacağını ön görüyordu. Bunu aşmak için de doğum kontrolünü öneriyordu.
Martin Albrow, Modernliğin Ötesi adlı eserinde, modernliğin proje demek olduğunu etkileyici bir şekilde ortaya koyar. Modern mühendislik de buna eşlik eder. Devasa projelerle doğayı kontrol altına almak kadar, geleceğe de hükmetmek büyük bir arzudur. Bundan dolayı gelecek ütopyaları yaygındır. Ütopyalar hep gelecek insan ve toplum tasarıları. Mesela Güneş Ülkesi adlı gelecek ütopyasında aileden de bahsedilir. Aile projesi sunulur. Hatta Huxley’in Yeni Cesur Dünya adlı eserinde, bu yaklaşım daha etkili bir şekilde ortaya konur. Burada aile yoktur, anne-baba yoktur, kardeş, abla-abi de yoktur. Üreme vardır, seks serbesttir. Evlik kurumu da görünmez. Tamamen çalışmaya, mutlu olmaya ve cinselliği serbestçe yaşayarak hayatın tadını almaya yönelen bir toplum ütopyası.
Avrupa’da başlayan doğum kontrolü projesinin arka planında bu düşünce yer almaktadır. Nitekim doğumu azaltmak için haplar üretildi, propaganda yapıldı, kürtaj savunuldu. Hatta kürtaj, bir hak ve özgürlük olarak görüldü. Feminizm de bunu en ön saflarda, “beden benimdir” sloganıyla temsil etti. “Feminist mesih” Simon De Beauvoir, “feminist kutsal kitabı” İkinci Cins’te bunu detaylı bir şekilde ele alır.
Kadın artık ne evlenmek, ne aile kurmak, ne de çocuk doğurmak için yaşayacaktı. Erkeğe ve bütün bu değerlere karşı savaşarak özgürlüğünü kazanacaktı. Bu arayışlar aile mühendisliğinin çok önemli bir parçası oldu.
Modernite, aile mühendisliği için ailenin işlevlerini elinden alan kurumlar inşa etti. Ulus devlet, bu çerçevede birçok kurumlar geliştirdi. Ana okulu, kreş, huzur evi, zanaat okulları…Bu kurumlar artık ailenin fonksiyonlarını elinden alıyordu. Önce ulus devlet bunları üstleniyordu. Sovyet devlet örneğinde, bu yaklaşım en sert biçimde uygulandığını görüyoruz. Çünkü bireyin ailenin değil, devletin olduğuna inanılıyordu.
Avrupa’da, 1960’ların başında büyük kürtaj eylemleri yapıldı. Aile Planlaması yönünde dev adımlar atıldı. Cinselliğin de sıkı kontrolüydü, ailenin de. Modern devletin Fukocu (Foucault) iktidar yaklaşımı aile üzerine yönelmişti ve gerekeni yapıyordu. Kondom da, doğum kontrol hapları da bu tarihte keşfedildi. “Cinsel devrim” deniyordu bunlara. Ne kadar büyük bir diyalektik çatışma var burada. Özgürlük diye pazarlanan şey aslında derin ve steril kontrolü getiriyordu. Aile, aileye bırakılmayacak kadar önemliydi! Aile tamamen aile dışındaki kurumlar ve uzmanlar tarafından yönetiliyordu. Kadın doğum, psikolog, psikiyatr, pedagog gibi uzmanlar ne zaman evlenilecek, kaç çocuk yapılacak, nerede doğum yapılacak vs. konularında karar mercii haline geliyordu.
Sonuçta çekirdek aile ideal olarak öneriliyordu. İki çocuklu ev olacaktı. Doğum hastanede gerçekleşecekti. Okuyacakları okulları uzmanlar karar verecekti. Ailedeki erkek de kadın da ev dışında çalışacaktı. Artık anne babanın yerine tamamen ulus devlet ve uzmanlar aile üzerinde hâkim hale geliyordu. Sosyologlar ve özellikle feministler ataerkil aile deyip dursunlar, aile çoktan başka bir düzen ve başka bir otorite altına giriyordu.
3-Muhafazakâr Aile Planlaması
Muhafazakârlık temelde doğal olana, tecrübeye, geleneğe taraftar bir yaklaşımdır. Merkezde, devlet ya da parti eliyle ailenin projelendirilerek biçimlendirilmesine iyi bakmaz. Toplum anlayışında da sosyalizm ve liberalizmden ayrılır bu açıdan. Ütopist değildir. Nitekim sosyalizm ve liberalizm biçimleriyle feminizm kürtajı savundu, aile planlaması politikalarını desteklediler.
Muhafazakârlık siyasetinde aslında piyasa, aile ve din üç önemli temeldir. Bunlara da devlet müdahale etmemeli. Özerk bir şekilde varlıklarını sürdürmelidir. Kilise ve muhafazakârlık yakınlığı da devletin dine müdahale etmesine karşı çıkması ile ilgili. Ailenin geleneksel durumunun muhafaza edilmesi konusunda da kilise uzun süre direndi. Kürtajı yasakladı, geniş aileyi savundu( Küçük Ev dizisi, kilisenin desteklediği proje olarak bu açıdan önemlidir), zinaya karşı çıktı.
Muhafazakârlık, Türkiye pratiğinde de her zaman aile planlaması projesini eleştirdi, karşı çıktı, ret etti. Doğum kontrolünü ciddi mana da tepkiyle karşıladı. Kürtaj konusunda da her zaman reddiyeci tutumlara sahip oldu. Muhafazakar anlayışta, doğum kontrolü Allah’ın muradına müdahale etmekti. Peygamber de “ben ümmetimin çokluğu ile övünürüm” demişti. Özellikle radikal muhafazakârlar( Milli Görüş ve İslamcılar), Türkiye’de aile planlaması ve doğum hapları ile sürdürülen doğum kontrolü çalışmalarını çoğunlukla Masonların ve Siyonistlerin tutumları olarak görüyordu.
Muhafazakarlık, her zaman modernistlerin Türkiye’de savundukları aile planlaması ve doğumu azaltma eylemlerini protesto ettiler, reddettiler ve çok çocuk yapma davranışlarını da sürdürdüler. Son zamanlara kadar da her ailede 4 ya da en az 3 çocuk doğuluyordu. Ak Parti lideri Tayyip Erdoğan da evlilere üç çocuk yapmayı tembihledi uzun süre.
Türkiye’nin son on yılında doğurganlık artık kendiliğinden büyük düşüş göstermeye başladı. Doğurganlıktaki bu düşüş egemen batıcı-modernist kadro ve lobilerin çalışmaları ve teşvikleriyle ortaya çıkmadı. Yani onların özellikle sağlık merkezlerinde ve doktorlar üzerinde yürüttükleri kampanyaların sonucunda oluşmadı. Tam tersi bir şey oldu! Muhafazakar siyasetin iktidarı döneminde ortaya çıktı. Yani aile mühendislik politikalarının sonucu değil, genel modernleşme ve kalkınma sürecinin ürettiği sonuçlar ile doğum oranında azalma oluştu. Kimse kürtajı savunma, feminizmin “beden benimdir” söylemini benimseme ve çocukların artışıyla ülke servetinin yetersiz kalacağı inancını taşımadı.
Büyük göç dalgaları ile büyük şehirler ortaya çıktı. Üniversiteler çoğaldı. Kızlar da erkekler oranında üniversiteli olmaya başladı. Evlilik yaşı gecikti, kızların da ev dışı çalışma hayatına dahil olmaları yeni eğitim süreci ve politikalarla devasa artış gösterdi. Kalkınma, şehirleşme, üniversiteleşme ve aileye alternatif kurumların çoğalması ile yepyeni bir durum ortaya çıktı. Aile eski işlevlerini kaybetti. Yaşlı bakımı, çocuk yetişme yeri gibi fonksiyonları yeni kurumlara devredildi. Kadının toplumsal rolleri radikal bir şekilde değişti.
Para kazanmak, kariyer yapmak, dünyayı gezmek bireysel aidiyet düzleminde önem taşımaya başladı. Aileden bireye geçiş yaşandı. Hayat döngüsüne bakış açısı derin bir şekilde farklılaştı. Erkek için iyi bir iş, askerlik, evlilik ve iyi bir baba olma yaşam döngüsü önemini kaybetti. Kız için de iyi yetişmek( ev işlerini iyi bilmek ve çocuk yetiştirmede mahir olmak) yerine okumak, kariyer sahibi olmak ve “hayatı yaşamak” öne çıktı. Devrim doğdu! Bireysel olanın ailevi olanın önüne geçmesi…Bunlara sosyal devrim diyebiliriz.
Her zaman söylemleri ve pratikleri ile aileyi savunan muhafazakarlar, iktidara gelince yaşanan toplumsal, küresel, ekonomik ve kültürel pratiklerle beraber bambaşka gerçeklerle karşılaştılar. Ekonomi politikaları ve eğitim politikaları beklenmedik biçimde savundukları aile anlayışı ile çatışıyordu. Evinden ve şehrinden okumaya çıkan kızlar artık ne memleketlerine ne de evlerine dönmek istiyorlardı! Zaten muhafazakar iktidar da her seferinde kadınları “ev dışı istihdama” çağırıyordu. Mesela Ticaret Bakanı Ömer Bolat, 2028 yılında kadınların istihdamını %48’e çıkarmayı hedeflediklerini açıkladı. İlk Aile Bakanı Fatma Şahin de istihdamda (yani ev dışı istihdamda) yer olmayan kadınların yok sayılabileceğini söylemişti.
Türkiye’nin aile yapısı çok radikal değişimler yaşıyor. Geç evleniyor, boşanmalar artıyor, doğurganlık seviyesi düşüyor. TÜİK’in verilerine göre 2024 yılında doğurganlık oranı %1.48. Yani ortalama her haneye 1.5 çocuk düşüyor. Bütün bunlar yetkilileri dehşete düşürüyor. Aile Bakanı, artık 20 yıl sonra askere gidecek kimseyi bulmayacağız diyor.
Aile konusunda yaşanan bu derin tedirginliği gidermek için çeşitli arayışlara gidiliyor. Bu arayışlar, bu defa “muhafazakâr aile mühendisliği” projesi olarak ortaya çıkıyor. Zaten muhafazakârlık siyaseti kalkınma alanında çok başarılı. Yollar, köprüler, konutlar, insansız hava uçakları, bu kalkınmacı başarıyı anlatıyor. Mühendislik bilincinin ve formasyonun egemenliğini yansıtıyor.
Aileye de bu mühendislik formasyonuyla yaklaşılıyor. Aile meselesi de köprü yapmak, otoban yapmak, uçak yapmak gibi ele alınıyor. Muhafazakar kalkınma bilinci etkili oluyor. Fabrika veya baraj inşa etmek gibi ailenin de önceden belirlenen projelerle düze çıkarılacağına inanılıyor. Nitekim bu çerçevede erken evliliği teşvik için para veriliyor, doğuranlara aylık bağlanıyor. Para ile yol ve baraj sorunu çözüldüğü gibi aile meselelerinin de çözüleceğine olan inanç pratiğe geçiyor.
DİB ve dini gruplar üzerinden yoğun aile değerleri yükleme çalışmaları da bunun parçası. 15 yıl önce kimse aileden bahsetmez iken bugün bütün cemaatler ve vakıflar aile bülbülü olmuş durumda! Vaiz ve ideologlar konuşuyor. Ayet ve sloganlar birbirine karışıyor. Bilimsel ve düşünsel derinliği olan arayışlara, araştırmalara ve çalışmalara gidilmiyor. Siyaseti taklit eden bir tutumla günü kurtarma ve günü teskin etme telaşı hâkim. Hatta tasavvuf meşrepli aile STK’ları miting düzenliyor.
4- Tanrının gizli eline bırakın aileyi!
Boşanma ve doğum alanında kendini dışa vuran meseleler, büyük oranda son 50 yılın aile yapısında yaşanan evrime bakılarak çıkarılıyor. Bugüne böyle gelindiyse yarın da böyle devam edecek deniyor. Oysa bu yaklaşım tamamen evrimci bir bilinçten besleniyor. Aile ne fabrika, ne ağaç, ne de köprü. İstatistiksel verilere bakarak gelecekte nesnel ve kesin sonuçlar çıkarılamaz. Çünkü sosyal alanlar doğa alanları gibi değildir. Toplumlar da aileler de beklenmedik farklı tepkiler geliştirebilirler. Tarih evrimsel akmaz, helezonik akar. Aile de öyledir.
“Tanrı eli” ailenin doğurganlık varlığını da uzun vadede dengeler. Kıtlıklar, savaşlar, bulaşıcı hastalıklar, doğal felaketler her zaman azalma-çoğalma dengesinde rol aldı. Keşifler, sağlık alanındaki yenilikler, yeni beslenme maddeleri (Avrupa, patatesi yeni dünyadan getirerek kıtlıktan kurtuldu) de benzer biçimde azalma-çoğalma dengesini etkiledi. Dünya nüfusu beklenenin üstünde. Tabiat aşırı bir şekilde yok oluyor. Bu nedenle bütün dünyada aşırı doyuma ulaşan nüfusun yeniden azalma trendine yönelmesi normaldir.
İnsan ve toplum üzerinde gelecek projelerde çok fazla iddialı olmak aslında tanrısal bir güç arka planını imgeler. Çünkü geleceği mutlak anlamda sadece Tanrı bilebilir. Geleceği mutlak düzenleme de onun elindedir. Allah, gaybı sadece ben bilirim diyor. Bu nedenle gaybı da projelendirmek epey zor.
Peki aile meselesini kendi haline mi bırakalım?
Elbette değil! Sorunları doğru anlamak ve buna göre de bilimsel niteliği olan çalışmalar yapmak gerekir. Uzun vadeli düşünerek ve günü kurtarıcı sloganlardan uzak durarak hareket edilmeli. Aileyi önce düşünmeliyiz, sonra anlamalı ve arkasından da yaşanan “zihniyet devrimi” ve “sosyal devrimi” görerek hareket etmeliyiz. Çözüm ne geleneksel aileyi yüceltmekte bulabiliriz ne de yaşanan aile zihniyet devrimini yok sayarak. Bu aile zihniyet devrimiyle başa çıkabilecek zihniyeti üretme kapasitesi hala muhafazakâr düşüncede mevcuttur.
5-Geleneksel Tarım ve Kapitalist-Sanayi Ailesi Ölüyor
Yirmi yıla yakındır aile ile ilgili yaptığım araştırmalar ve sürdürdüğüm düşünceler, ailenin öldüğü trajedisine beni götürüyor. Dünyada bunun göstergeleri vardır. Örneğin evlilik dışı doğum, gelişmiş batı ülkelerinde %50 oranında. Hollanda da %60’a varmakta. Gay ve lezbiyen evlilikleri, 2000 yılından bu ayana otuza varan ülkede kabul edildi. Boşanma hızla yükseliyor. Doğum oranı da hızla düşüyor. Türkiye gibi hala geleneksel ve dini özellikleri Batının birçok toplumuna göre güçlü olan bir yerde bile doğum oranı hane başına 1.48’ düşmüş durumda. 2024 yılının oranı budur.
Yaşlılar yalnız yaşıyor. Batıda %33 civarında. Batıda partnerlik hayatı, yani evlenmeden beraber yaşama, 18-30 yaş grubu arasında %70’lerde. Bizim toplumda da hızla artış gösteriyor. Modernleşme ile beraber aile birçok fonksiyonunu kaybetti. Doğurma, çocuk yetiştirme, meslek öğretme, anne olma-baba olma, yaşlı bakımı, meşru cinsel ilişki yeri…Artık bu fonksiyonları yerine getiren kurumlar var. Huzur evleri, ana okulları, meslek okulları, din öğretim merkezleri…Ocak tütmüyor! Fabrikalarda üretilen yemekler ya da yemek sepetleri devrede. Daha ucuz, daha konfor.
Baba, koca, abla, abi gibi ailenin idaresini dengede tutan otoriteler de çöküyor. Eşitlik ve birey olma iddiaları ile otoritelere kötü bakılıyor. Feminizm ve cinsiyet eşitlikçiler ata erkil diyerek ürettikleri ideolojik dalga buna zemin oluşturdular. Elbette patron veya amirlerle geçen zaman daha fazla. Ev otoritesi yerini iş yeri otoritesine bırakıyor. Sosyal medya teknolojisi ile “diji-erkil aile” doğdu. Böyle diyorum. Bazen de ağ erkil aile veya tekno-erkil aile diyorum. Sonuçta aynı kapıya çıkıyor. Yeni uydu teknolojileri, bilgi ağları ve dijital dünya artık ailede otorite haline geliyor. Herkesin kendi cep telefonu ile zaman geçirmesi, bütünleşmesi ve oradan akan duygularla hareket etmesi bunun göstergesi.
Komünist Manifesto, 150 yıl önce kapitalizm aileyi katletti diyordu. Arkasından komünizm de Sovyetler pratiğinde katliama katıldı. Ama bugün hakikaten kapitalist-sanayi ailesi ölüyor. Can çekişiyor. Bu bağlamda oluşan aile hayata elveda ediyor. Fakat bu durum ailenin tamamen ölmesi demek değil. Ailenin bir tarzı ölüyor. Buradan panikleyenler hemen geleneksel çözümler öneriyor. Tarım toplumunda şekillenen aile hiçbir zaman geri gelmeyecek. Zaman hiçbir dönemde geriye akmamıştır. Peki ne olacak? Ölmekte olan ölüyor, ama doğacak olan henüz belli değil.
Ailenin tüm zamanlarda değişmeyen özellikleri var mı? Ben olduğunu düşünüyorum. Sevgi, aşk, merhamet, adalet, dayanışma, grup aidiyeti, yetişme… Bunları üzerinde taşıyan bir ailenin doğması için düşünmeye ve araştırmaya yelken açmalıyız.





