Memur Aydın
Türkiye’de aydınlar, önce şehirli paşa çocukları olarak ortaya çıktılar. Paşaların, defterdarların, mutasarrıfların, kaymakamların, ulemanın çocukları… Namık Kemal, Tevfik Fikret, Rıza Tevfik, Ahmet Mithat… Hepsi de böyledir. Mehmet Âkif de memurdur. Nazım Hikmet de memur çocuğudur, Necip Fazıl da. Ama ikisi de memur aydın değildir.
Aydınların memur çocukları olmasının ve üstelik etkili memur evlatları olmasının avantajları da var dezavantajları da. Avantajı sürgün, hapis, dışlama sorunlarını yaşadıklarında kolaylıkla bunlarla başa çıkabilmeleri. Patronaj ilişkileri kuvvetli. Rıza Tevfik’in hayat hikâyesi bunu bize gösteriyor. Dezavantajı ise devletten bağımsız, özerk bir ruh taşımalarının mümkün olmayışı. Aydınlanmayı, düşünmeyi, bilim yapmayı ve üretmeyi çoğunlukla devletle ilişkili görerek; devleti ele geçirip düşüncelerini daha kolay uygulayacaklarını düşünüyorlar. Bu nedenle aydın kimlikleri sivil olmanın ötesinde epeyce iktidar mücadeleleriyle ilişkili. Zaten çoğu da bir biçimde Osmanlı İttihat ve Terakki Fırkası, Hürriyet ve İtilaf Fırkası veya Ahrar Fırkası ile ilişkilidir.
Cumhuriyet döneminde artık memur aydın tipi belli bir farklılaşma içine girer. Devlet kurtulmuş ve şimdi sıra toplumu kurtarmaya gelmiştir. Aydının yeni görevi devlet eliyle bunu yapmaktır. Aydın, devletin ideolojik aygıtlarının bir parçasıdır. İktidarın kültür projesinin uygulayıcısıdır. Aydın; tiyatro eserleri yazar, müzik yapar, resim yapar, halk evleri dergilerinde yazar, tasfiye edilen ve inkılaba yol gösterecek bilim için İstanbul darülfünunda hocadır, devletin sıkı takibinde çıkan gazetelerde yazardır.
Türkiye’de devlet aydınlara karşı her zaman teyakkuz halinde. Çünkü kitleleri harekete geçirme yetileri var. Kitleler de artık önemli. İdarede onların sözü vardır. Demokrasi ve matbuat kültürü bunun önünü açtı. Bu nedenle her iktidar, aydınları emrinde çalıştırmak için gerekli fedakarlıklarda bulunmaktan kaçınmaz!
Memur aydın, devlet merkezli zihin yapısına sahip olan tiptir. Onun zihninde bütün mesele devlettir. Her şeyin çözüm yeri orasıdır. Bilgi de, aydınlatma da, kültür de yine devletle yürüyebilir. Öte yandan devlet memuru “Ankara habitusunda” çalışır, yaşar, doğar, büyür. Bürokrattır, bürokrat çevreden gelir ve bürokrat habitusa sahiptir. Aydın kimliği, bu sosyolojik gerçeklikte oluşur ve yaşar. Entelektüel sınırları, rekabeti, yaşama ve rutini de bu çevre tarafından belirlenir.
Türkiye’de devlet her şeydir. Statü veren, güç veren, zenginlik veren, şöhret veren, kamusal temsiliyet veren bir yapıdır. Bu da aydının iştahını kabartır. Devlet ile bunlara daha kolay ulaşır. Örtük ekonomik destekleriyle dergiler çıkarır, gazeteler yayınlar, kitaplar basar. Artık bunun ötesine geçilmiştir. Onlarca devlet gazetesi, televizyonu ve dergisi vardır. Burada edebiyat konuşur, siyaset konuşur, şiir okur, sosyolojik araştırmaları yayınlar.
Memur aydın, nesnel memurluk ilişkisini aşar. Devlet veya hükümetlerle millet üzerinden bir algısal ilişki kurmaz. Yani devlet, toplumdan topladığı vergilerle ve yine toplumdan aldığı rıza ile çalışır. Bu nedenle ben de toplumun “organik aydını” olarak hareket edeyim demez. Bunun yerine devleti apayrı bir üst yapı olarak görür. Millete değil, ona karşı kendisini borçlu hisseder. Bu nedenle hükümetler nasıl ön görürse o şekilde düşünür ve bilgi üretir. Meşrulaştırma, onaylama ve görüşlerini halka dikte etme peşinde koşar.
Memur aydın, aslında kendisini devletin diplomatı, devletin stratejisi, hükümetin sözcüsü ve savunucusu olarak konumlandırır. Bu konumlandırma aydını memur yapar. Yani amirinden emir alarak hareket etmeye yöneltir. Elbette amir her gün talimatnameler göndermez. Ama aydın kalemi eline aldığında, tuşa bastığında kafasındaki resmi netvorka bağlanarak hareket eder. Bu nedenle gerektiğinde aşırı yorum yapar, gerektiğinde çarpıtır, gerektiğinde hakikati eksik gösterir, gerektiğinde sise boğar. Milletin aydını olamaz. Özerk ve özgür düşünemez. Sadakatin fazla talep edildiği darbe, olağanüstü ve güvenlikçi dönemlerde ise kalemi kurşuna döner. Hırçınlaşır, tehdit eder, politikleşir, karşıt hale gelir. Sağduyusunu kaybeder.
Memur aydın için düşünce, aynı zamanda bir iktidar meselesidir. Bu nedenle düşüncesini iktidarla taçlandırarak iktidar haline getirmeye çalışır. Düşüncenin muhtevasından gelen bir etki ve nüfuz üretmeye inancı yoktur. Özgün, etkin, farklı, toplumsal yarar sağlayan, insanları aydınlatan, ruh veren düşünce arayışında olmaz bu nedenle. İktidarın sağladığı avantajla hareket ederek tembel ve angaje zihinle yaşar. Bu nedenle düşünce rekabetlerinde düşünceyle değil, iktidar olanların diliyle hareket eder. Foucault’un iktidar teorisiyle konuşursak memur aydın iktidar üretendir, düşünce değil.
Sivil Aydın
Belki de Gramschi’nin “organik aydın” kavramını ödünç almalıyız. Kendilik bilinciyle hareket eden, bir kudret ile konumlanmayan, doğrunun peşinde olan aydın. Organik aydın demek daha doğru. Çünkü sivil aydın dediğimizde çoğunlukla resmi ve egemen politik alanın dışında yer alan aydın anlaşılır. Ülkemizde de bugün bu tartışılıyor. Türk aydını sivil aydın mıdır? İslamcı aydınlar sivil değil, bürokrattırlar gibi.
Sivil aydın, çoğunlukla kendisini belli bir egemenlikle ilişkilendirmeyen aydındır. Hükümetlerin veya devletlerin sözcüsü değildir. Diplomat ve stratejist gibi de davranmaz. Millet, toplum veya ümmet içinde konumlanır. Bu yapılar adına konuşur. Onları temsil etmeye çalışır. Hatta illa da temsil etmek zorunda da değil. Düşünen, okuyan, yazan ve bunu da doğru olduğu biçimde özgürce yapandır. Birisine yaranmak, bir güç çevresine katkı sağlamak için yapmaz.
Edward Said, Entelektüel adlı kitabında bir açıdan sivil aydını anlatmaktadır. Kendisi de öyledir. ABD’de devlet üniversitesinde çalışır. Ama hiçbir zaman devletin ve hükümetin sözcülüğünü yapmaz. Stratejist de değildir, diplomat da. Araştıran, düşünen, bilgi üreten ve bunlarla insanları aydınlatmaya çalışan biridir. Ortadoğu, Filistin, İslam, Oryantalizm, Batı gibi konular etrafında bunu yapar. Bütün bu çalışmaları bilimsel metodolojiye olabildiğince uygun gerçekleştirir. Hem Filistinli olarak Filistin toplumunun acılarından bahseder, hem de bu acıları üretenlere meydan okur. O nedenle ona göre aydın meydan okuyandır. Kötü olan, yanlış olan eylemlere karşı.
Sivil aydın, sermaye çevreleri veya belli bir parti ve cemaatin de sözcülüğünü yapmaz. Bir dönem Gülenci yapı ciddi bir aydınlar grubu ile varlığını meşru göstermeyi başardı. Aydınlar fena halde yanıldılar, bir kısmı da çıkarları için bu ilişki içinde yer aldı. Milli Görüş örneğinde olduğu gibi partinin sözcülüğünü yapan aydınlar da İslami kesimde bulunmaktadır. Bugün Ak Parti iktidarda, bu çok daha yoğun olarak sürmektedir.
Peki aydın tamamen devletten, cemaatlerden, partilerden uzak ve mağarasında yaşayan bir kişi midir? Elbette böyle değildir. Aydın insanlığa ve milletine karşı mesuliyet içindedir. Bu yapılarla amir-memur ilişkisinin ötesinde etkileşimde olması doğaldır. Bilgileriyle, düşünceleriyle onları da aydınlatabilir, onlara da yol gösterebilir. Sosyolog ve entelektüel Anthony Giddens, Tony Blair’in partisine üçüncü yol tezini sundu. Nurettin Topçu, devlete kitaplar yazdı. Hayatı hep devlet memuru olarak geçti. Ama Topçu “isyan ahlakı” münevveri olarak her zaman sivil kaldı. Hegemonyayla mesafeli bir ilişki içerisindeydi.
Türkiye’de aydının özerk ve özgür kimliğiyle var oluş şartları epeyce dar. Hayatını kazanacağı matbuat ortamı, kültür faaliyetler alanı, araştırma ve akademik ortamlar onun özerk bir şekilde varlığa gelmesine çok sınırlı imkanlar veriyor. Kültürel sermaye alanı da büyük ölçüde devlet ve sermayenin hakimiyetinde. Devlet, milletin kolektif temsili yerine belli bir bürokratik egemenliğin varlık alanı olarak yapılanıyor. Hükümetler de bu bürokratik egemenliği temsile yöneldiklerinde kalıtsal hegemonyayı sürdürüyor.
Entelektüel, kültürel, akademik ve matbuat alanının sivil sosyolojisi oldukça dardır. Bu nedenle aydın da bu dar alanda sivil kalmak için varlık ve yokluk gelgitlerini yaşar. Kamusal kültürel üretimin sivil yetersizliği sivil aydının doğmasını, yaşamasını ve yetişmesini çok sınırlıyor. Darbeler döneminde sayıları oldukça az olan sivil aydınlar önemli ölçüde susar, hapse girer, sürgün yer veya beklenmedik biçimde zihni mutasyona uğrar. Beklenmedik bir şekilde memur aydınına dönüşür.
Sivil aydın, çoğunlukla muhalif bir zeminde konumlanır. Ama muhalifliği belli bir siyasal dalga üzerinden yükseliyorsa ve bu siyasal dalga iktidara dönüşürse sivil aydın da çoğunlukla iktidarın memur aydını haline gelir. Bunu sol çevrelerde de İslamî çevrelerde de yakından müşahede edebiliyoruz. İslamî entelektüel muhalefetten gelen ve Ak parti siyasal dalgasına katılarak Türkiye’yi değiştirme misyonuna yönelen İslamcı aydınlar, çoğunlukla bu dönüşüme uğradılar. Sivil aydın kimliğinden memur aydın kimliğine dönüştüler. Hatta 1990’larda sivil zeminde gelişen, dergiler yayınlayıp kitaplar basan, önemli tartışmalar yürüten İslamcı aydınlar bu dönüşüme uğradı. Hikmet ve düşünce peşinde koşmaktan koparak mevki, makam, yönetim düzeneği içine yerleştiler. Özellikle iktidarla bütünleşen medyada tamamen bir siyasal partinin sözcüsü haline geldiler.
İslamcı akımının demokratik, özerk ve sivil arayışı içinde duran aydınlar, neo-liberal olmakla suçlanarak milliyetçi muhafazakâr bağlama çağrıldılar. Ya da bu çağrıya göre uyum sağlamayanlar toplumsal rollerini oynama imkanlarından yoksun bırakıldılar. Batılı muhafazakarlığın otoriter, devleti kutsayan, hiyerarşik, gelenekçi ve modernlik karşıtı siyasal dili egemen hale geldi. Bu dil içinde sivil aydının özne kimliği önemini kaybediyor. Kolektivist bir bağlamla bütünleşmesi için çeşitli müdahaleler yaşanıyor. Sezai Karakoç, İslamcı aydınlar içerisinde sivil aydın tipini temsil eden ender bir şahsiyettir. Ne sermaye çevrelerinin ne cemaatlerin, ne de hükümetlerin angajmanı içerisindedir. Diriliş düşüncesini Türkiye’nin ve İslam’ın düşünce mirasından aldığı ilhamla sivil bir ruhla geliştirir. Sivil mesafeyi o kadar fazla korur ki adeta bir mistik münevverdir. Nitekim ne ödül kabul eder ne de muktedirlerin ayağına gider. Karakoç, sadece İslamcı kesimin değil, bütün Türkiye’nin ender sivil aydın modelidir.
Sivil aydın zihin, ruh ve davranışlarıyla belli bir kolektivizmle bütünleşmez. Cemil Meriç, aydının “kilisesi yoktur” diyerek bunu vurgular. Mahalle, parti, devlet ve cemaat gibi kolektif yapılarla bütünleşerek özerkliğini terk etmez. Bu yapıları tamamen görmezden gelerek onlara karşı salt muhalif tutumlar içine de girmez. Bu yapıların realitesini görür. Yandaşlık ve karşıtlık ötesinde konumlanır. Hakikati, doğruyu arayan, düşünen ve bu doğrultuda tutumlar ortaya koymaya çalışır.
Türkiye’de dört aydın tipinden dört zihniyet tarzı ortaya çıkmaktadır. Sonuçta önümüzü açacak, bugünü doğru anlayarak doğru aydınlanmak için sivil aydın tipi önemlidir. Bu aydın tipi ne bürokrat ne stratejist ne diplomattır. Bu aydın tipi ne grupçu ne partici ne de cemaatçidir. Hakikati her şeyin üstünde tutarak düşünce arayışında olan kişi olarak kendisini, toplumu ve dünyayı aydınlatan şahsiyettir.





