Üç Tarzı Düşünce

0
264

Çağdaş Türkiye’de İslam ile düşünce arasındaki ilişkilerde çeşitli etkileşimler, arayışlar ve çatışmalar bulunmaktadır. Sonuçta çeşitli ekoller olarak meydana geliyor. Osmanlı modernleşmesi ile batıcılar, Türkçüler, Osmanlıcılar, İslamcılar şeklinde ortaya çıkar. Daha sonra 1960’larda sosyalizm de buna eklenir. Mesela Nurettin Topçu, “Anadolu Müslüman sosyalizm” terkibini kullanır. Hareket Dergisinde Topçu yanında, Hüseyin Hatemi de İslam’a Göre Sosyalizm adıyla makaleler yayınlar ve bu makaleler daha sonra kitaplaşır. Elbette Arap Dünyasında yükselen Arap Nasyonal Sosyalizmin İslam üzerindeki etkisiyle de alakalıdır bu gelişmeler. Nitekim Mustafa Sıbai, Müslüman kardeşlerin lideri bir fıkıh alimi, İslam Sosyalizmi adıyla kitap yayınlar.

Ancak yüz elli yıllık Türkiye düşünce seyrine baktığımız zaman İslam ve düşünce arasındaki ilişkilerden üç düşüncenin meydana geldiğini söyleyebiliriz. Modernizm düşüncesi, gelenekselcilik düşüncesi ve müceddidiye düşüncesi. Bu üç ana düşünce toplumu etkilemekte ve entelektüel çevrelerde önemli tartışmalara yol açmaktadır. Türkiye, bu üç düşünce hattı üzerinde düşünerek yol almaktadır. Türkiye’nin yakın geleceğini de bu üç düşünce arasındaki rekabetler belirleyecektir. Düşünce ufkumuzda bunlar etkili olacaktır. İstanbul fikriyatı, müceddidiye düşüncesiyle boy verecektir.

1-Modernizm Düşüncesi

Batıcılık düşüncesi yerini modernizme bıraktı. Tarihselciler, feministler ve pozitivistler modernizm şemsiyesi altında İslam düşüncesini inşaya yöneldiler. 1990’larda, özellikle Fazlurrahman’ın eserlerinin Türkçeye çevrilmesi ile bu düşünce daha da etkili hale geldi. Kur’an vurgusu ile öne çıkan bu yaklaşım, temelde modern paradigmayı ana veri kabul ediyor. İslam’ı da buna göre yorumluyor. Bu çerçevede batı düşüncesi ile oldukça uyumlu tutumlar içine girerken, İslam düşünce mirasına karşı tamamen eleştirel bir tutuma yöneliyor. Bu eleştirel tutum artık nihilizme ve rölativizme kaymış durumda. İslamiyet’in en temel ilkeleri ve inançları, modern düşünce yöntemleri ve paradigmaları baz alınarak sorgulanmaktadır. Yıkıcı ve dağıtıcı post-modern bir savrulmaya varmaktadır.

Modernist düşüncenin köklerini Abdullah Cevdet, Celal Nuri ve Şemsettin Günaltay’a kadar götürmek mümkün. Çünkü bunların hepsinde İslam bilimle, modern düşünceyle sorgulanır, yorumlanır ve uyumlu hale getirilmeye çalışılır. Eleştirel bilinç, tamamen Müslüman topluma ve Müslüman toplumdaki bilimsel ve entelektüel mirasa yöneltilir. Söz konusu miras bidat, hurafe, gerilik, tarihsel ön yargılar, çağın gerisi gibi tanımlamalarla damgalanır. Pozitivist düşüncenin ilerleme yaklaşımı benimsenir ve buna göre de İslam açıklanmaya çalışılır.

Modernleşme, çoğunlukla sorgulanmaya tabi tutulmadan kabul edilir.  İslam toplumlarının kurtuluşu, tam modernleşmeye bağlanır. Bu çerçevede modernliğin her çeşit mit, efsane, masal ve irrasyonel alanlara karşı ortaya koyduğu reddiyeci zihniyeti benimsenir. İslam düşünce ve kültürünün mit, efsane, metafizik boyutları dışlanır. Hatta buradan hareketle Kuranda kıssalar, mitoloji diye (bilim dışı görülerek) ret edilir.  Batıda tarih felsefeci Bultmann gibi düşünürlerin incili mitlerden arındırma girişimleri burada da karşılık bulur.

Modernizm paradoksal bir şekilde tarihselciliğe yönelir. Bir yandan tarih, zaman içinde dinin esaslarının bozulmasına neden olan görülür, ön yargıların üretildiği depo kabul edilir. Buna göre de İslam düşüncesinin 14 asırlık müktesebatı negatif hale getirilir. Ötekileştirilir. Öte yandan da tarihselcilik savunusu yapılır. Bu nispi tarihçilik yaklaşımı ile “Kuranın gökten değil, yerden doğduğu” anlayışı benimsenir. Kuranın beşeriliği gündeme getirilir.

Modernizm; moderniteyi mutlaklaştırma, onu merkez kabul etme ve ideolojileştirme ameliyesidir. İslam ile modernlik arasındaki ilişki çoğunlukla tek yanlıdır. O da modernliğin merkez, mutlak, üstün ve en gelişmiş model kabul edilerek hareket edilmesidir. İslam ile hegemonik bir ilişki kurulur. Modernlik belirleyici, hakim, üstün ve hiyerarşide tepede yer alır. İslam ise belirlenen, pasif, siyah, yabancı, kontrol edilen ve evcilleştirilendir. Birbirini anlamaya yönelen iki alan da yok, eşit ilişki de.

Modernistler, dini düşünceyi dar bir alana sıkıştırıyorlar. Akait veya Kuran ile sınırlıyorlar. Dinin vahiyden neşet eden, peygamberle sergilenen, fıkıh ekolleri ve tasavvuf meşrepleriyle açılan tecrübelerine din demiyorlar. Bunları dinin dışında ve tamamen tarihin ürünü olarak kabul ediyorlar. Bu açıdan tradisyonal ekol ile tam zıtlar. Çünkü tradisyonal ekol de sadece vahiy ve akaidi değil, fıkhı da “ilahi hukuk” diyerek mutlak doğru diye görüyor. S. Hüseyin Nasr, bu görüşü savunuyor.

Modernizm; sorgulama, eleştirme ve tartışma üretimiyle dinamizme sahip düşünce. Ama İstanbul’dan doğmaz! Batıdan ve modernitenin göbeğinden İslam’a nazar eden bir zihniyettir. Bundan dolayı büyük ölçüde “firari entelektüelleri” temsil eder. İslam düşünce evinden kaçanların geliştirdiği bir yaklaşımdır.

2. Gelenekselcilik (Tradisyonalizm) Düşüncesi

Tradisyon, Fransızca bir kavram. Vatanı da Fransa. Roma Katolik Kilisesinin, moderniteye tepkisinden doğuyor. Sosyolog Bonalt, Filozof Blondel, Psikolog Gustove Le Bon, siyasal filozof Carl Schmith ve düşünür Rene Guenon gibi önemli temsilcileri var.

Modernlikle beraber kilise otoritesinin eski kudretini tamamen kaybetmesi sonucunda ortaya çıkıyor. Aristokrasi ve monarşi doğuştan gelen özelliklerin yüceliğini savunan düşünce önemini kaybediyor.

Gelenekselci ekol bunlara karşı çıkıyor. Roma Katolik Kilisesinin otoriter, hiyerarşik, doğuştan gelen asalet ve üstünlük tezlerini savunuyor. Halkın egemenliği küçümseniyor. Soyluluk ve soylu sınıfları yüceltiliyor. Devletin kutsiyetine inanılıyor. Yani kutsal devlet anlayışı savunuluyor. Oysa modern siyaset düşüncesine göre devlet, artık kutsal değildir. Tamamen toplum sözleşmesi ile kurulur. Beşeri bir kudreti temsil eder. Gelenekselci ekol, Katolik Kilisesinin monarşi, aristokrasi ve Kilisenin beraberliği görüşünü savunur. Bu çerçevede monarşi yönetimi idealize edilir. Mesela Bonalt, kadınların boşanma hakkını, mülkiyet edinmesini ve işçilerin haklarını düzenleyen yasaların kaldırılmasını sağlamış. Napolyon’dan destek almış bu konuda.

Gelenekselci yaklaşım bilginin objektif araştırmalar ve emeklerle ortaya çıkması yerine ilham, sezgi ve coşkun halleriyle (inisiasyon) elde edilebileceğini savunur. Bundan dolayı da modern bilim anlayışını eleştirir, hatta ret eder. Mesela Guenon, yer yer bilime hurafe der. Bir bakıma bilimi sadece irfan/gnostik bağlamda ele almaktadır. Bu açıdan da “ezeli hikmet” gibi kavramları kullanır. Bilimin metafizik boyutunu vurgular. Otorite ve hiyerarşinin epistemik yönlerini önemser.

Türkiye’de gelenekselci yaklaşım, 1980’lrden sonra etkili olmaya başladı. Seyyid Hüseyin Nasr ve Guenon bu konuda en etkili isimler arasında yer almaktadır. İslam düşüncesi, tamamen tarih için oluşan bir bütünlük olarak görülmektedir. Bu bütünlükte mimari, siyaset, aile, bilim, sanat her şeyiyle iyidir. Modern zamanlara kadar oluşan bu düşünce, moderniteden tamamen farklı ve apayrıdır. Modernite ile gelenek(tradisyon) sadece bir birinden ayrı değildir. Ayrıca karşıttır da. Bu açıdan modernite bilim, akıl, siyaset, vatandaşlık, demokrasi, siyasal eşitlik özellikleri ile negatiftir. Öte yandan geleneğin metafiziği, hiyerarşisi, otoritesi, tarih içindeki varlığı müsbettir.

Guenon, bu otoriter ve hiyerarşik yaklaşım çerçevesinde kamuoyu düşüncesini, eşit oy kullanma pratiğini, hoşgörü tezini( Locke başlayan farklı mezheplerin var oluşuna saygıyı savunana tolerans tezini. Aslında Katolik egemenliğin tekçi anlayışını aşma), eşitlik düşüncesi tamamen ret eder. Bunu ironik ve nihilist bir dille retorik bir şekilde yapar. Hiçbir zaman bilimsel temellerle ortaya koymaz. Retoriği kullanır.

Doğu, genelde hikmetin ve geleneğin kaynağı, Batı ise moderniteyle beraber sapmış olarak kategorize edilir. Nasr da Guenon da Doğu ve Batı dikotomisini sosyolojik ve tarihsel boyuttan çıkararak ontolojik düzleme taşırlar. Modernite ve gelenek arasında, Doğu ile Batı arasında derin farklar bulunmakta ve çatışmalar yaşanmaktadır.

Modernite ve gelenek dikotomisiyle, tradisyonal yaklaşım adeta çağdaş tarihe, dünyaya, gelişmelere ve realitelere karşı kördür. İslam da buna göre yapılandırılır. Tarihteki İslam kurumları, ilimleri, ekolleri yüceltilir ve bunlar zamanlarının içinde donan ve günüme ve geleceğe akmayan bir dünya olarak tahayyül edilir.

Bu açıdan aslında tradisyon düşüncesi yeni bir şey söylemez. Eskiyi, tarihi, mirası merkeze alarak her şeyi açıklamaya çalışır. Şimdiyi açıklayamaz. Modern zamanlarda yaşayan Müslüman bilince, bu çağda yaşayacak bir zihin haritası sunamaz.  Guenon’a göre modern düşünce şeytanidir, sapmadır. Roma Katolik Kilisesinin moderniteyi küfür diye tanımlayan yaklaşımını bu dille sürdürür. Modernite ve din mukayesesi, iki dini paradigma olarak konumlandırılır. Oysa modernite, bir din değildir. Yeni çağa, yeni düşüncelere, yeni üretim ilişkilerine ve yeni ideolojilere karşılık gelmektedir.

Paradoksal bir şekilde tradisyon düşüncesi de moderndir. Çünkü Avrupa’nın modern düşünce ve toplum pratiği içinden doğmaktadır. İki önemli boyuta sahiptir. Birincisi, Roma Katolik Kilisesinin modernite karşısında kaybettiği kudretine karşı bir tepkidir. İkincisi ise modernliğin materyalizm ve pozitivizmle ortaya çıkan çeşitli sorunlarına belli cevaplar bulmaya çalışır. İslam da bu bağlama taşınarak otoriter, hiyerarşik, modernite karşıtı, dünya ötesi ruhani ve metafizik bir şekilde yorumlanır. Yine İslamiyet demokrasiye, eşit oy seçimine, hoşgörüye, özgür iradeye, akla ve bilime karşı mesafeli bir bağlama taşınır.

Örneğin tasavvuf, adeta Batıda modernitenin ürettiği açmazlar ve ortaya çıkan krizlere karşı ortaya çıkan spiritüalizm üzerinden gidilerek açıklanır. Zaman zaman sapkın kimi ruhçu yaklaşımlara karşı mesafe konulsa bile bu gerçeklik değişmez. Nitekim İslam tasavvufu, bütün dünyadaki ruhani yaklaşımlarla beraber “ezeli hikmet” kavramlaştırmasıyla temellendirilir.

Nasr, tradisyonal İslam terkibini geliştirir. “Geleneksel İslam Nedir? ” adlı makalesinde bunu izah eder. Bunu da fundamentalizm ve modernizme alternatif olarak yapılandırır. Öncelikle ileri sürdüğü terkip, en temelde İslam düşüncesine terstir. Çünkü ne İmam-ı Azam, ne İmam-ı Maturidi ne de İmam-ı Gazali İslam kavramını bir ön ekle terkip haline getirdiler. Geliştirdikleri yorumlar ve anlayışlar doğrudan Hanefilik ve Maturidilik olarak anıldı. Fundamentalizm de Batılı oryantalist çevrelerin 1980 yılında, Batıya karşı meydan okuyan İslami hareketler ve düşünceler için geliştirdiği bir tezdir. Şimdi bunun yerine Siyasal İslam veya Selefilik diyorlar. İslam, İslam’dır. Geleneksel İslam, Modern İslam gibi kavramlar rölativizmi yansıtır. Batı çağdaş düşüncesinin geliştirdiği terkiplerdir. İslam’ın farklı meşrepleri ve mezhepleri Nakşi, Mevlevi, Kadiri, Hanefilik, Şafiilik, Ehli Sünnet, Ehli Şia diye tanımlanmıştır. Sonuçta Nasr’ da farkında veya değil, modern dünyanın düşünce ve bilimsel pratiği içinde yaşamakta ve bunun etkisiyle bilgi üretmektedir.

3- Müceddidi Düşünce

Modern zamanlar Türkiye’sinde üçüncü düşünce ise müceddidiyedir. Bu düşünce Osmanlı modernleşmesi ile belirginlik kazanır. Müceddidi düşüncenin kökleri, İslam düşünce geleneğine dayanmaktadır. Gazali ile başlar, Rabbani ile devam eder. 18. Yüzyılda yeniden hareketlenir. Nakşilik üzerinden Osmanlı modernleşmesine etkide bulunmaya başlar. Müstakimzade Süleyman ile Osmanlı topraklarına geldiği belirtilir. Ancak sadece tasavvufla sınırlı bir düşünce değildir.

Müceddidi düşünce tasavvuf yanında fıkıh, tarih, siyaset, fıkıh alanlarında da ortaya çıkar. Örneğin müceddidi düşüncenin ilk köklerini temsil eden İmam-ı Gazali tasavvuf, fıkıh, kelam gibi alanlarda önemli açılımlar ortaya koyar. Ana eserinin adı bunu anlatmaktadır: İhya-u Ulumuddin. Yani din ilimlerinin yenilenmesi. Osmanlı modernleşmesi ile müceddidiye düşüncesi yeniden doğar. Siyaset, sosyoloji, fıkıh, kelam, tasavvuf ve tarih alanlarında yansır. Tecdit, ihya, ıslah gibi kavramlarla yoğun bir şekilde bu düşünce örülmeye başlanır.

Müceddidiye, yenilenme demektir. Ama bu yenilenme modernistlerin düşündüğü inkılaplardan ve reformlardan tamamen farklıdır. İslam’ın canlanmasını merkeze almaktadır. Batı modernliğiyle toplumsal kurumları ve toplumsal hayatı tamamen değiştirme yöntemi değildir. Bundan dolayı inkılapçı, devrimci değildir. Yine Batı modernistlerin “dinde reform” talepleriyle büyük bir mesafe içerisindedir.

Her şeyden önce İslam’ı canlandırma düşüncesidir. Modern zamanlara dinin tamamen yabancı kalmaması, “eskiye” dönüşmemesi ve gelişmeler karşısında sessiz durmaması demektir. İslam, aktif bir zihniyetle yeniden hareketlenir. Modern düşüncenin saldırıları ve yayılmaları karşısında, İslam harekete geçirilir. Müslümanlar, yeni dünyayı algılayacak “zihni yeniliğe” çağrılır. Tunuslu Hayrettin Paşa’nın “İslam kalarak modernleşmek” tezi, zihni yeniliğe çağrıdır.

Nitekim İstanbul’da tarih, edebiyat, sosyoloji ve tasavvuf alanlarında yep yeni fikirler doğar. Örneğin Ahmet Hilmi bu konuda makaleler yazar. Doğrudan tecdit ve terakki adıyla yazdığı bu makalelerde değişmenin tecdit yöntemiyle gerçekleşmesi gerektiğini söyler. Yine İslam Tarihi eseriyle modern zamanlara hitap eden bir Müslümanlar tarihini kaleme alır. Amak-ı Hayal, muhteşem bir modern miraçnamedir. Çağdaş dönemde miraçname geleneğinin yenilenerek devam etmesidir. İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlmi Kelam adıyla eser kaleme alır. Bu eser de Kelamın tecdit arayışıdır. Kelami Degahı şeyhi Erbilli Esat Efendi, yayınlanan tasavvuf dergisinde çeşitli ıslahatları gündeme getirir. Tasavvuf ve tekke yolunda tecdidi destekler.

Müceddidiye, yeni düşüncenin epistemolojisini ortaya koyar. Bu epistemoloji çeşitli kavramlarla belirginlik kazanır. Tecdit, içtihat, şura, meşveret, biat, ihya, ıslah, terakki…Bu bilgi sistematiği yeni düşüncenin anlamını ortaya koyar. Moderniteyle İslam arasındaki ilişkiyi anlatır. Topluma belli bir entelektüel bakış sunmaya çalışır.

Meşveret, meşrutiyet, şura gibi çeşitli kavramları yeniden yorumlayarak yeni bir siyasal yaklaşım ortaya koyar. Sadrazam Said Halim Paşa, bu konuda çeşitli görüşler ortaya koyar. “Yasamada nasa dayalı millet hakimiyeti” tezini geliştirir. Bu görüşleriyle önemli bir siyasal tecditte bulunur. Nitekim bu düşünceler ile kurulan Meclisi Mebusanlar, 1923 yılına kadar devam edecektir. Din u devlet formülü, din u demokrasi şekline dönüşecektir. Yani şeri hukuk varlığını koruyacak, örfü hukuk yerini demokrasiye bırakacaktır. 

Müceddidiye düşüncesi, moderniteyle çok farklı bir ilişki kurmaktadır. Ne tamamen ret eder, ne de tamamen teslim olur. Modernistlerden ve gelenekselcilerden olan farkı da budur. Seçici davranır, eklektik hareket eder. Kimi görüşleri ret eder, kimi görüşleri kabul edip telife gider. Bilim ile ilgili yaklaşımlarda sentezci tutumu öne çıkar. Pozitivizm ve materyalizm ideoloji ve felsefelerine karşı da ciddi reddiyeler yazar.

Müceddidiye düşüncesi, İstanbul fikriyatıdır. İstanbul’da, Osmanlı modernleşmesine kendi rengini verir. Osmanlı modernleşme düşüncesi ve siyaseti müceddidiye düşüncesine dayanır. Tasavvuf, sosyoloji, kelam kadar siyaset ve mimaride de bunu görüyoruz. Örneğin Kemalettin Bey, modern mimariden yararlanarak Milli Mimari inşa eder. Müslümanların tarih içinde geliştirdikleri mimari tecrübeleri modern mimariyle sentezleyerek yeni bir terkibe ulaşır. 1928 yılında modernist siyaset ve mimarinin hakimiyetine kadar devam eder.

Müceddidiye düşüncesi, İstanbul’dan Türkistan’a yayılır. Medreselerin, alimlerin ve ariflerin öncü rolleri vardır. Nitekim bu çalışmalar, geleneksel müfredatı yenileyerek sürdüren yeni medreselerin kurulmasına yol açar. Kazanda kurulan Mercan Medresesi bu açıdan oldukça dikkat çekicidir. Cedid hareketi de bunun sonucunda ortaya çıkar. İslamlığı ve Türklüğü canlandıran önemli bir hareket olur.

Ahmet Hilmi, “Hayat tecdit demektir” diyor. Hayat içinde varlığımızı, inancımızı, tarihimizi, değerlerimizi sürdürebilmek için çıkış yolu tecdit yöntemidir. Temel düşünce tarzı müceddidiyedir. Bunu da sadece ilahiyat alanıyla sınırlı düşünmek hatadır. Siyasette, gündelik hayatta, aile yapısında, sosyal bilimlerde müceddidiye düşüncesiyle yeni atılımlar ortaya koyabilir ve üzerimizdeki ölü toprağı atabiliriz. Ezberci, sloganik, taklitçi ve tamamen kitabi düşünce tarzlarından kurtulabiliriz. Yoksa bir müceddidiye düşünürünün güzel bir şekilde dediği gibi “eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlal!”.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz