Belki de burada muhafazakârlar yerine gelenekçi yaklaşım demek daha doğru olur. Çünkü genel manada Türk düşüncesindeki muhafazakârlık, büyük ölçüde yenilikçidir. Modernitenin bilim ve teknoloji boyutlarıyla ilişki kurma çabasındadır. Hatta bu konuda epeyce başarılı sonuçlar da elde etmiştir. Mühendislik ve muhafazakarlık arasındaki etkileşimden doğan pratikler bunu açıkça ortaya koyar. Nitekim Demirel, Erbakan, Özal ve Erdoğan gibi muhafazakar liderlerin mühendislik ve kalkınma eylemleri bunu yeterince ortaya koyar. Oysa Heidegger, moderniteyle gelen teknoloji ve bilime karşı mesafelidir. Modernliğe karşı tamamen şüpheci, hatta reddiyecidir. Bu nedenle Heideggere muhabbet besleyen daha çok gelenekçi ekoldür, muhafazakarlığın yenilikçi/tecditçi ve ihyacı çizgisi değil. Burada muhafazakârlığı gelenekçi ekol anlamında kullanacağız.
Alman, Katolik ve Fenomenolojik Miras
Heidegger, çağdaş Batı düşüncesinin kült filozofudur. Moderniteye meydan okuyucu düşünceleriyle rağbette. Fenomenolojinin ontolojisini yapan düşünür. Husserl’in karısı, onu çevresine tanıtırken fenomenolojinin çocuğu der. Küçümseme mi, yüceltme mi belli değil. Belki de kocası Husserl’i öğrencisiyle yüceltmek peşinde. Ona sınırını hatırlatıyor. Fenomenolojinin babası Husserl, benim kocam. Bunu unutma diyordur.
Batı düşüncesinde Descartes ile başlayan Kartezyen anlayışa dur diyor. Özne-nesne ayırımına dayanarak felsefe yapan geleneği tartışmaya açar. Özneler arasılığın felsefesini başlatır.. Bütün sosyal bilimler bugün öznelerarasılığı, milletler arasılığı, kültürler arasılığı, diller arasılığı dillendiriyor. Belki de en büyük yeniliği budur. Çünkü özne ve nesne ayırımında bir efendi-köle çağrışımı vardır. Hiyerarşi ön kabulüyle bilim ve düşünce yapılıyor.
Heidegger, sadece fenomenoloji değil varoluşçuluk dalgasının da içinden geçiyor. Bu nedenle varlık, varoluş ile beraber yoğun bir mesaiye girer onun felsefesi. Varlık, eksiztansiyal boyutuyla da önem taşır. Ama merkezde olan Varlığın anlamıdır. Zaten kült eseri Varlık ve Zaman, buradan yola çıkar. Varlık nedir sorusu yerine “varlığın anlamı nedir?” sorusunu koyar. Felsefe varlık konusuna yeniden dönmekle kalmaz, aynı zaman varlık dil, din, varoluş, madde, hareket yerine “anlam” temelinde ele alınmaya başlanır. Alman düşünce geleneğinde anlam zaten önemlidir. Diltey, Weber ve Husserl’in merkeze aldıkları kavram anlamdır.
Heidegger, modernliğin kentte inşa ettiği hayata karşı çıkar. Burjuva kültüründen tiksinir. Teknoloji içine yerleşen dünyaya karşı haykırır ve doğaya sığınır. Meşhur kulübesinde nefeslenir. Adeta mağaraya çekilir. İnziva, düşüncenin olmazsa olmaz besinidir. O da modern kentin kalabalık kitlelerinden ve telaşından kaçarak inzivaya çekilir. Doğayla baş başa yaşar.. Alman romantizminin köy, gelenek ve doğayı yücelten tutumunu yansıtır. Tönnies’in cemaat, doğa ve doğal hali öneren sosyolojisi de böyledir. Romantik ve modernlik karşıtı Alman Katolikliği şehir ve köy diyalektiğine başvurur. Şehir, modernliği ve bütün olumsuz yönlerini yansıtır. Çürüme, kapitalizmin her şeyi alıp-satmaya indirgeyen pazar ve bencil bireyin yeridir. Teknolojinin çöplüğüdür. Şehir, üniversitenin yapay, pazara dönüşen, bencil rekabetlerin döndüğü mekân olarak görülür. Buradan kaçan Heidegger, köyde, kırsalda ve doğada yer alan kulübesine koşar. Varlığın “el değmemiş, taze haline şahitlik eder”. Düşünme burada saf haliyle yaşanır. Köylüler de Varlığın tazeliğinden, ilk halinden ve saf biçiminden pay alır. O nedenle onlarla yan yana, beraber ve sükûnet içinde yaşar.
Filozof kulübeye kaçar, kulübede inzivaya durur, kulübede tefekküre dalar. Hayatı konaklarda, köşklerde, modern şehrin lüks konutlarında geçmez. Belki de kadim bilgelik peşindedir? Hangi bilge köşklerde, saraylarda ve lüks konutlarda hayat sürmüştür ki?
Peki, kulübe hayatıyla “mağarasına” çekilen Heidegger bilge midir? Hiç tartışıldığını görmedim. Belki de benim malumatım yok. Bence bu, onun felsefesini anlamak için üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Onun hayatının bütünlüğüne baktığımızda, mağara mitolojisine rağmen bilgeliğe ulaşamama trajedisini görürüz. Çünkü bütün kadim varlık tartışmasına yönelme arzusuna rağmen modernliğin içinden düşünerek fikir ürettir ve eylemlerde bulunur. Varlık, ona modernlik bağlamında Nazizm heybetiyle göründü.
Varlık, insana yer vermeyen mutlaklıktır
Varlığın anlamı nedir? sorusu ile başlayan Varlık ve Zaman kitabı, sonuna kadar bu sorunun cevabını bulmaya çalışır. Sonunda Varlık, zamanın ufkunda belirir. Zamanın ufkunda da anlam yoktur demeye getirir. İnsanın heyecanla başladığı yolculuğu bir uçurumun kenarında sona erer. Yapayalnız, korkmuş ve dehşet içinde kalır bilinç.
Varlık, başka çalışmalarıyla birlikte değerlendirildiğinde sonunda epeyce gelenekçi bir tutumla karşılaşırız. Zaten gelenekçi ekol de modernliğe karşı, doğaya ve geleneğe kaçar. Varlık, insanı aşan ve insanın içine dahil olmadığı mutlaklık olur. Heideggerde de öyledir. Tradisyonel ekolde Tanrı veya gelenek mutlak olanla özdeşleşir. Heidegger’de de Varlık Alman ruhuyla özdeşleşecektir. İnsan benlerini aşan, kolektif olan ve üstte duran bir hayalet! Tanrı, ulusal bir bilinçle birleşir. Ancak bu Tanrıda insanoğlu tek tek varlıklar olarak önemsizdir. Hatta yoktur. Özneden bahsedilemez. Özne Özneler arasılığa kurban mı edildi? Alman kolektif bilinci önünde özne ne görünür ne var olur. Varlık gibi yüce, kutsal (belki de seküler kutsal) ve en anlamlı şey karşısında insan ne ki?
Varlık, modernitenin ürettiği çürümeyi giderecek kurtarıcıdır. Doğal olana, öze dönmeyi sağlayacaktır. Varlık, Tanrı değildir. Bunun yerine Alman kolektif ruhudur. Almangeist! Bu ruhdan Nazizm doğar. Nazizm Varlığın, modern dönemdeki karşılığı! Varlığın modern zamanlarda tezahür eden kurtarıcı veçhesi. Yeni Mesih! Heidegger, buraya koşar. Varlığı kucaklar. Aradığı, beyin patlattığı, kulübesinde uğruna inzivaya çekildiği Varlığa ulaşmıştır artık. Coşkuyla, umutla, imanla selamlar bu yeni varlığı. Emrine amade olur. Modernitenin her tarafı istila ederek çürüttüğü, çölleştirdiği ve ruhsuz bıraktığı dünya yeniden tezahür eden Varlıkla kurtulacaktır. Varlık, Nazizmde bedenlenmişti. Tanrı Varlığın Hz. İsa’da bedenleşmesi gibi. Sonuçta Heidegger de Katolik K. Katolik Kilisesi onu keşfetmiş ve burs sağlamıştı. Sonra özgürlüğünü ilan edip kendi başına varlığı keşfetme seyahatine çıktı. Ama kader işte! Dönüp dolaşıp aynı yere gelmişti. Mutlakta kaybolup büyüme ve yücelme tahayyülü kadimdir. Aslında doğamızda da böyle bir tarafımız var. İnsanlar, şimdi de Almangeist Varlığa öznelliğinden soyunarak katılacak ve bu şekilde yüceleceklerdir.
Bakın Heidegger ne diyor: “Milli Şef, Almanya’nın gerçeği (hakikati mi diyor yoksa? EY), bugünü, yarını ve yasasıdır…Yaşasın Hitler!”. Heidegger bu dönemde Üniversite rektörüdür ve ruhani liderdir. Yani “Varlık adamdır”. Almanya kolektif ruh olarak Hitlerle somutlaşıyor. Bu nedenle ortak olanın bugünü, yarını ve kanunu. Varlık, Alman ruhunu Hitler şahsında temsil ediyor.
Modernite, Heidegger’e kötü bir şaka yaparak onu kendi patolojisine mahkum etmiştir. Ürettiği Nazi patolojisi ve ideolojisi, Heidegger’i Varlık yanılsamasına götürmüştür. Varlık yenildi! Arkasından da berbat bir Avrupa bıraktı. Yıkımlar, savaşlar ve holokostla beraber tarihte her zaman “kötü” diye anılacak sonuçlara yol açtı.
Muhafazakârlık ve Heidegger
Muhafazakâr çevrede Heidegger ilgi görüyor. Batı muhafazakarlığında da Heidegger önemsenen bir entelektüeldir. Modernliği küfür ilan eden Katolik kilisesi ile modernliğe hayır diyen Heidegger arasında yakınlığın olmaması mümkün değil. Ancak Türkiye’nin muhafazakar çevrelerinde Heidegger’in ilgi görmesinin farklı sebepleri var. Birincisi, Türkiye’nin tarihsel-sosyolojik gerçekliğidir. Türk modernleşmesi, büyük ölçüde Varlık olarak Allah’ı hayatın pratiğinden dışlayan bir ruha sahiptir. Modernleşme, sekülerleşme demektir. Bu yüzden de modernlik adına atılan her adım dini ve geleneği dışlar. Mazi, yani geçmiş ret ediliyor. Tarih ve inanç inkâr ediliyor. Muhafazakârlar da Heidegger’in modernliği eleştiren tutumunda kendilerini görüyorlar. Bir müttefiklik oluşuyor. İsmet Özel’in Üç Mesele adlı eserinde ele aldığı teknik konusu bu açıdan ilginçtir. Teknoloji eleştirisi Heidegger izinde radikal bir şekilde yapılır. Benzer tutumu daha önce Nurettin Topçuda da görüyoruz. Topçu da Katolik mistisizmini savunan hocası Blondel’in tradisyonel etkilerini taşır.
Muhafazakârlık zaman zaman insanı aşan ve silen anlamlarla yorumladığı otorite, hiyerarşi, devlet, gelenek medeniyet Allah gibi kolektif yapıları Heidegger ile teması kolaylaştırıyor. Heidegger’in Varlık anlayışı ile yakınlaşma ortaya çıkıyor. Varlık, ben bilincinden bağımsız ve kendi başına bir hakikattir. Varlık, hakikattir. Bu hakikat insanı aşar. Onun dışında, ondan üstün ve ona etkide bulunur. Varlık, tamamen insan ötesi bir ontolojidir.
İbrahim Kalın da Heidegger’in Kulübesine Yolculuk eserinde Heidegger’in bu Varlık anlayışını benimser. “İnsanın kendi hakikatini ancak Varlıkın hakikatinin ışığında görebileceğini” söyler. Düşünme de Varlığın izharıdır. Varlık; mutlak ve hakikat ile özdeşliği ifade eder. Bu açıdan da özgürlük bir insan iradesi, kararı, tercihi vs değildir. Bunun yerine Varlık meselesidir. Ben, öteki, toplum…hepsi Varlık alanı ile doğar. Modern özne hakikati bizzat insan ile başlatır. Oysa Varlık insana aşkın hakikati temsil eder. Özgürlük de Varlık ile ilişkilidir. Öznenin iradesini kullanması ve seçme hürriyeti “özne merkezli yaklaşım”dır (150). Bu yaklaşımlar, tradisyonel akımın demokrasi, insan hakları vb modern özgürlükleri küçümsemesi ile epey paralellikler taşır. Nitekim Nasr, Geunon gibi gelenekselciler hoşgörü, insan hakları, kuvvetler ayrılığı vs gibi gelişmelere olumsuz bakarlar. Hatta “gelenek” yaklaşımları tamamen modern öncesi dönemi kapsadığı için modern öncesi dönemin krallığı, padişahlığı vb otoriteleri onaylanır. Elbette klasik yaklaşımlar, özgürlüğü insandan ötesinde ele alır. Ancak özgürlük de temel mesele değildir zaten. İnsanı aşan varlık, düzeyi, daire vs ile sınırlanan tutumlardan özgürlük ne kadar beklenir ki? Epeyce nispi…Özgürlük, en yetkin biçimiyle Hegel düşüncesiyle ana meseleye dönmüştür.
Tradisyonel/Gelenekçi ekolün Varlığı, mazide açılımını gösterir. Daha doğrusu tezahürü pre-modern geçmiştedir. Bu nedenle modern öncesi dönem olumlanırken, modern dönem Varlıktan uzak yönü nedeniyle hikmetten, ruhtan, gökten uzak olduğu gerekçesiyle olumsuzlanır. Mesela İbrahim Kalın’ın şu sözleri bu açıdan epeyce açıklayıcı: “Geçmişte İslam dünyasında, Avrupa’da, Hindistan’da ve Çin’de fikir işçiliğinin yapıldığı ve tefekkürün gerçekleştiği yerler, formel ders programlarının ve müfredatın dışında kurulan özel ders halkalarıydı…Farabilerin, İbn Sinaların, Gazalilerin, İbn Rüştlerin, Ebu Hanifelerin, Molla Sadraların yetiştiği yerlerdi…Bu mecralarda yaşanan irtifa kaybı, ilim ve fikir geleneğinin zayıflamasına, fakirleşmesine ve nihayetinde akademizm girdabında kaybolmasına neden oldu”( 33).
Bu paragrafta bir geçmiş yüceltisi var. Oysa o geçmişin Avrupası’nda düşünce ve bilim pespayeydi, skolastikti. O geçmişte şehir talanları, ganimetler, köle isyanları, kölelik gibi pratikler diz boyuydu. Bilimler de bunları meşrulaştıran birçok teori üretiyordu. Suhreverdi ve Hallac gibi insanlar katledilmişti. Ayrıca bilim ve düşünce İslam dünyasında gerilediyse, başka diyarlarda gelişti. Örneğin Kant, Hegel, Bergson, Russel, Weber, Gadamer gibi düşünürlerin Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşt gibi şahsiyetlerden düşünce ve müktesebatlarıyla daha ileri düzeyde ortaya çıktılar. . Allah varlık, modern dönemde tatile çıkmadı!
Heidegger’in doğayı, köyü yüceltmesi ve Varlığın burada kendisini saf olarak tezahür etmesi görüşü, Kalın tarafından da savunulur. Kalın, bunun için İsmet Özelden ve İbn Haldun’dan da destekler alır. İbn Haldun’ın bedeviliği övdüğü ve hadariliği (şehir/medenilik) yerdiği yönlerini kendisine referans alır. Oysa aynı İbn Haldun’un bedeviliği yerdiği ve hadariliği övdüğü yönleri de vardır. İbn Haldun idealleştirmeden, objektif sosyal teorisyen tutumuyla bunları yorumlar. Mesela medeniliğin, zarafetin, ilimlerin ve kitapçılığın hadarilikte geliştiğini söyler. Yine kavga, çatışma ve yağmalama gibi eylemelerin bedevilikte görüldüğüne işaret eder.
Kalın, köylüleri Heidegger anlayışıyla “derin, sahih ve dingin” olarak görür. Hatta “köylülerin kadim bilgeliği” gibi şiirsel ifadeler kullanır. Oysa Mevlana’nın Mesnevisinde köy mezar olarak imgelenir. Bilim ve düşüncenin yeşermeyeceği mekan olarak görülür. Buna karşı şehir bayındırlık, ilim ve zanaatkârlar yeridir. Hatta ariflerin seyahat ederek kendilerini keşfederek tekamül edeceği sosyal diyarlardır. Mesnevide Buhara, Tebriz ve Bağdat dervişlerin bu seyahatlerinin uğrak yerleridir. Seyr-ü süluk’un sosyolojik mekanlarıdır Aslında ne köy ne de şehir, ontolojik olarak iyi ya da kötüdür. Onları iyi ya da kötü yapan tarihsel-sosyolojik realiteleridir. Ayrıca köyde tarla sınırları çizildiğinde, toprak çapalandığında, buğdaylar ambarda depolandığında doğal durumdan kültüre geçilmiştir. Ontolojik saflık bitmiştir.
Düşünür Kalın, Heideggerci yaklaşımdan hareketle moderniteyle birlikte Varlığın çekildiğini, çoraklaşmanın meydana geldiğini ve sonuçta da “kötülükler”in ortaya çıktığını söyler. Heideggerci yaklaşımı, İslam düşüncesinde Molla Sadra ile temellendirmeye çalışır. Ayrıca Heideggeri İslam düşüncesinden hareketle yorumlamaya çalışır. Ancak pre-modern dönemde, “Varlığın henüz çekilmediği”nin varsayıldığı tarihlerde, çoraklaşma pratikleri yok muydu? Mesela köleler niye yıllarca isyan etmişti, Timur ve Cengiz neden yüzbinlerce insanın kellesini almıştı, Katolik kilisesi neden bilim adamlarını engizisyonlarda hesaba çekmişti, Firavunlar neden köle düzenini kurmuşlardı, haz sapmalarının en zirvelerinden birisini Lut toplumu neden yaşamıştı?
Heidegger’den farklı olarak “büyük varlık dairesi”nden bahseder Kalın. Bu varlık dünyasında yer alan insanın yabancılaşmadığını, hazza ve maddeye bağımlı olmaktan kurtulduğunu söyler ( 88). Varlık dairesi, Farabi’nin sudur teorisinde anlattığı mı, Mevlana ve Tusinin bahsettikleri tekamül dairesi mi? Kimi atıflar ile birlikte bunu çok net bilmiyoruz. Farabi, Faziletli Medine/Erdemli Şehir adlı eserinde 6 cahili şehirden bahseder. Bunların beşinin derin ahlaki sapmalar (adaletten uzaklık, hazza bağımlılık vs) içinde olduğunu söyler. Birçok tasavvufi metin, yine toplumların patolojilerinden bahseder. Bunlar pre-modern toplumlardır. İnsanların, dünyanın, toplumların Varlıkla etkileşim içinde yaşadıkları zamanlar…Peki neden vardı bunlar? Dolayısıyla bütünsel olarak “Varlıktan çekilmeyi” modern zamanlara hasretmek epeyce sorunlu bir okuma.
Türkiye’de muhafazakarlık, büyük oranda müceddidiye damarıyla geleneği yenileme tutumundan yana tavır alır. Çünkü Tanrı Varlık, her çağda vardır ve her çağda ilham vermeye devam eder. Modern Çağ için de bu geçerlidir. Hikmet, sadece geçmişle özdeşleşen gelenek ile sınırlandırılamaz. Modern Çağda da hikmet vardır. Bergson, Goethe, Weber de bize kimi hikmetler sunar. Muhafazakarlık, Heidegger ile epeyce müttefikliğe giriyor. Kalın, bir yandan Heideggerci, ama daha çok Heidegger’i tradisyonel ve Vahdet-i Vücut temelinde yeniden üretmeye çalışan bir düşünce adamı. Bu açıdan da farklılığını gösteriyor. Heidegger’in en zor kavramlarını ve perspektiflerini herkesin anlayacağı bir berraklıkla yorumluyor, açıklıyor. Heideggerci felsefeyle, belki de İslam düşüncesini “asrın idrakine” taşımak istiyor. Devletin en önemli kurumlarından birinin başında yer almasına rağmen felsefi düşünceye katılıma devam ediyor. Düşünüyor ve düşünce üretiyor. Türkiye’ye düşünce canlılığı katıyor. “Kâşanelerde” yaşarken “kulübe” münzeviliğini ruhunda ve fikriyatında taşımaya devam ediyor. Heidegger’in Kulübesine Yolculuk, bunun hikâyesidir.






[…] http://istanbulfikriyati.com/2025/11/06/muhafazakarlik-ve-heidegger/ […]