Dini düşüncenin dikkat kesildiği ancak muhtevası sebebiyle üzerinde tefekkür etmekte zorlandığı alanlardan biri de gayb olsa gerektir. Bu kavram özünde insan idrakine sınır tayin eden bilinmezlik mefhumunu içerdiği gibi evrensel bir hedef olan gayba muttali olmak duygusunu da güç ya da imkansız bir çabaya dönüştürür. Bu realiteye gaybın anahtarının Allah’ın elinde olduğu ve izin verdikleri hariç bu hakikatlere kimsenin vakıf olamayacağını belirten ayetler de (msl. Lokman 31/34) işaret eder. Her hâlükârda insanın; aklen, vehmen, hayalen ya da farzan idrakine ulaşamayacağı hususlar mevcuttur ancak bunlar bırakın bilgiyi, arzu ya da merakın da konusu olamazlar; bu açıdan bilgi varlığı önceler; kişinin işaret etme imkânı bile olmayan bir şeyin bu dünya sınırlarında var olma ihtimali de yoktur.
İnsanın esasında bir şeyi bilmesi de belli bir kesinliğin ötesinde onun temel özelliklerine dair belli ölçüde fikir ya da kanaat sahibi olması demektir. Böylece hayatı kuran bireysel algılar birlikte yaşamı mümkün hale getiren belli bir nesnellik ve istidlâl alanı oluşturur. Ancak gayb açısından bakıldığında duyulur dünyayı aşan ve kendisine ulaşacak bir tutamağa sahip olamadığımız bir sahadan bahsederiz. Bir şey hakkında hüküm vermek ona dair tasavvurumuzun parçası olduğunda, başta Tanrı’nın zatı, ahiret ve ahvali, ruh, melek ve cin gibi gaybî konulara muttali olma imkanımız da ortadan kalkar. Bu durumda mahcup ateistlerin dile getirdiği; hakkında fikrimiz olmayan bir varlığa ya da varlık alanlarına inanmak yahut da bilinmeyeni bilmeye çalışmak gibi bir soruyla da karşılaşırız. Kendince anlamlı olan bu itirazı ise “inanç için bilgiyi terketmek” gibi imanı bilinçten uzaklaştıran bir yaklaşım ya da “inanılan her şeyi aklîleştirmek” gibi salt akılcı bir tavırla karşılamak da doğru olmayacaktır.
Haddizatında gayb sırf metafizik alanla ilgili değildir; fiziksel dünya içinde ancak çeşitli sebeplerle kavrayamadığımız konu ve olaylar da mevcuttur; bunların bir kısmını bilimsel keşiflerle idrakimizin gelişmesi ya da zamanın geleceği önümüze getirmesi ile anlayabiliriz; bir kısmını ise duyuların sunduğu veriler üzerinde aklî çıkarımlarla elde ederiz. Bu açıdan gayba dair bir sorun daha çok bilgi ve yöntemle ilgilidir; dün gayb olan pek çok hadise bugün ayan beyan ortada olabilir; bir kısım insanların bilmediği ya da bazı sebeplerle hiç bilemeyeceği şeylere diğerleri vâkıf olabilir. Deney ve tecrübe bize eşyanın bir yüzünü gösterirken nesnelerin illetine dair ise bir şey söyleyemez. Bu açıdan fiziksel veriler bunları kuşatan ve de aşan varlık sahası ile irtibatlı kılınmazsa bizleri kendimize ördüğümüz kozanın dışına asla çıkaramaz. Bunu yapacak olan ise duyu verileri, sâdık haber ve evvelî/apriori verilerden hareketle akıldır. Evet akıl, gayba dair bazı bağlantılar tesis edebilir, eldeki verilerden hareketle çıkarımlarda bulunabilir, olandan olması muhtemele olana bir merdiven uzatabilir. Şüphesiz duyulardan gâib olana bağlanma noktası, tam da Nebî’nin üzerinde konumlandığı yeri de bizlere işaretler. Özellikle içinde olduğumuz beşerî sahanın ötesinde yer alan varlıklarla irtibat, onun uzattığı el (vahiy) sayesinde anlam kazanır. Bu açıdan bakıldığında itikadın iki temel unsuru olan uluhiyet ve ahiret ancak nübüvvet üzerinden imana konu olacak bir bilgi nesnesi haline gelebilir.
İşin çetrefilli tarafı bir yana gayba iman etmek müminlerin (yani müttakîlerin) temel özelliklerinden biri olarak belirtilir. Elmalılı bu ayetin (el-Bakara 2/2) yorumunda dönemin pozitivist zihniyetini muhatap alır ve gaybın görülmeyen değil görülemeyen olduğunu beyan eder. Buradan hareketle gayba imanın elbette bilginin konusu olduğu söylenebilir, ister izafi ister mutlak olsun bu alana dair sınırlı ve de kıyasa dayalı bir bilgimiz vardır. Gaybı bir varlık olanı olarak kabul ettiğimizde onunla irtibat bakımından iki tür bilgiye sahip olduğumuz düşünülebilir; ilkinde bu alanı bildiğimizi diğerinde ise bu alanı bilemeyeceğimizi varsayarız ki esasında her ikisi de bir tür idrake karşılık gelir. Bu alanı bilemediğimize dair iddiamız ise farklı şekillerde tezahür edebilir; birinde bilginin bizi götürdüğü yere bir sınır çizer ve ötesinin gayb olduğuna atıf yaparız ki burada bilgi bir tür işaret ya da tenbihten ibarettir. Zât-ı ilâhî, melek, cennet ve cehennem gibi kavramları idrak şeklimiz böyledir. Din dilinde bu kavramlar anlatılırken yapılan teşbih ve temsil yani alegorik betimlemeler ise meseleyi zihne yaklaştırmak (takrîb) içindir. Bu alanı bilme iddiamız ise ya eserden müessire hareket etmek ya Nebi’nin getirdiği verileri takip etmek ya da bireysel tecrübelere kulak kesilmek şeklinde gerçekleşebilir. Her iki yöntem de insan idrakine ket vurmak, zihni bir yerde durdurmak ya da iman için bilgiden vazgeçmek sayılamaz. İnsan için fiziki bir nesneyi bilmenin ne anlama geldiği düşünülürse buna benzer bir kanaatin fizik ötesi için de oluştuğu, bu tür bir ikna ya da irtibatın bir yandan insanın ufkunu genişletirken diğer açıdan da büyük soruların çözümüne işaret ettiği de ortaya çıkacaktır.
Böylece ister mutlak isterse de izafi olsun her iki tür bilinmezlik hakkında malumat sahibi olmak mümkündür. Mutlak gayb olarak nitelenen zat-ı ilahi için de bu bilgi muhtemeldir; aksi halde Allah’ı bilmek (marifetullah) gibi tüm dini ilimlerin temelini teşkil eden bir hususta konuşmak (kelâm) anlamsız hale gelecektir. Nitekim Gazzâlî O’nu bilmenin biri kapalı (mesdûd) diğeri de eksik (kâsır) iki yolu olduğunu belirtirken de bunu kastetmiştir. O’na göre “Allah’ı bildim” diyen de “Allah’ı bilemedim” diyen de bir cihetten haklıdır. Kapalı yönün ihtiva ettiği çeşitli riskler olsa da bireysel tecrübeye açıktır ve işin sonunda bilinmek istenene dönüşmek ya da duyulur olanla uyumsuzluk gibi bazı tehlikeler içerir. Onun önerdiği eksik yön ise Yüce Zâtın görülür dünyaya yerleştirdiği isim ve sıfat merdiveni üzerinden O’na ulaşmaktır. Bu yöntem istidlali bir yola karşılık gelir ve her türlü eksikliğine rağmen dini ve ahlaki şuuru canlı tutacak bir bilgi oluşturma potansiyeline sahiptir.
Son olarak; hayati bulduğum bir hususa işaret ederek konuyu tamamlamak istiyorum: Batı’daki bilimsel gelişmeler çeşitli etkileri yanında en yıkıcı tesirini gayb ve şehadet dengesinin bozulması üzerinde gösterdi. Bu dönemde gayb alanı bilimin ilgi duymadığı bu sebeple üzerinde durmadığı bir konu haline getirildi. Bu pozitif tutku belli bir vetirede Türk toplumuna intikal etti ve etkileri gizli ve aşikar kendisini gösterdi. Tüm emeli dünyevî olana hasretmek, gayb (ölüm) korkusu, nebinin yerine dâhilerin ya da duruma göre kahinlerin konulması, bilimin putlaştırılması, bilgi için imanın terki, dini olanın bilimsel bilimsel olanın da dini olamayacağı inancı gibi bazı neticeler zuhur etti. Mevcut hasarın tüm yönleriyle tespiti bir mesele olarak dursa da buradan çıkışın gayb tedrisatının beşikten mezara tüm eğitim dönemlerine sari biçimde uygulanması sayesinde olacağını düşünüyorum. Çeşitli aşamalarda bu eğitimden geçecek olan bireyler, sadece duyulur dünya, deney ve tecrübe ile sınırlamayacağından bir yandan aczini itiraf edecek diğer yandan da sonsuz bir evren kümesi içinde varlık olarak önemini idrak edecektir.





