Tarihselcilik, ‘bireylerin ve toplumların tarih tarafından biçimlendirildiği, birey ve toplumların özelliklerinin ve davranış biçimlerinin tarihin keyfince şekillendirildiği ve tarihsel koşulların birey ve toplumların özgür seçimlerini engellediği’ tezini işler. Bu teoriye göre tarih, bir uğursuz kaftan gibi geçmişin ağır yükünü günümüz insanının omuzuna yayarak anı ıskalamayı dayatan bir karabasandır. Şeriati de insanın dört zindanından ikincisi olarak ele alır tarihi. Diğer zindanlar; tabiat, sosyoloji ve biyoloji zindanlarıdır Şeriati’ye göre. İnsanın Dört Zindanı’nda bu zindanların her birinin mahiyetini ve buralardan çıkış yollarını kendince ortaya koyar yazar. İnanç eksenli bir bakış açısıyla çağdaş bilimsel rotasyonu takip ederek modern insanın açmaz ve çıkmazlarına aydınlık pencereler aralamaya çalışır. Tezler ve antitezler ortaya koyar. İçinden çıkılması en zor zindan bireyin benlik zindanı olmakla birlikte, tarih zindanı da aşılması zor bir badiredir Şeriati’ye göre.
Tarih, bireyin zindanı olabileceği ölçüde belki daha histerik bir bağlamda toplumsal bir esaret girdabına da dönüşme potansiyeline haiz uzak yaşanmışlıklar bütünüdür. Doğru zaviyeden bakıldığında ibret alınıp geleceği şekillendirmede kulaklarımıza küpe eyleyeceğimiz kıymetli tecrübelerle dolu bir mücevher sandığı olarak da bakabiliriz tarihe. Bir anlamda antika sandığıdır, ama kutsallık atfetmememiz gereken, ara sıra açıp bakabileceğimiz, muhteviyatından günümüze tecrübeler damıtabileceğimiz, dersler çıkarabileceğimiz kıymetli bir hazine sandığı. İlahi Kelam da bu şekil yol çizmekte bize zaten bu hususta. “De ki: “Yeryüzünde dolaşın da, daha öncekilerin akıbeti nasıl olmuş ibretle bakın! Onların çoğu Allah’a ortak koşan kimselerdi.” (Rum -42) Fâtır Sure’si 44. ayette ise daha sarsıcı bir hakikati idrak etmemiz emredilmektedir. İlahi planda gücün gerçek sahibinin kim olduğu yeniden ve sarih bir vurgu ile ortaya konulmaktadır. Tarihte bu gündekilerden daha güçlü toplulukların yaşadığı, buna rağmen o gücün günü saati geldiğinde yok olma, maziye karışma akıbetini mutlak tadacağı hakikati apaçık ortaya konulmaktadır. “Yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı ki kendilerinden öncekilerin sonu nice olmuş görsünler! Kaldı ki onlar bunlardan daha güçlüydüler. Göklerde ve yerde Allah’ın kudretine karşı durabilecek yoktur. Şüphe yok ki O her şeyi bilmektedir.” (Fâtır-44)
İslam’ın ortaya koyduğu tarih perspektifi hakikat ve adalet ölçüsünün kuşatıcılığını esas alan bir mahiyettedir. Nebiler ve peygamberler vasıtasıyla devamlılığı Hatem’ül Enbiya’ya kadar sürdürüle gelen bu ilahi çizgi yaşanmışlıkların değil, hak ve hakikatin ve adalet duygusunun birey ve toplumların benliklerini şekillendirmek noktasında etkin olduğu gerçeğini önümüze koymaktadır. Mazi, güzellikleri çoğaltılacak, hata ve eksiklikleri yaşanılan zamanın gerçeğine basamak kılınacak kimi yerde trajik, kimi yerde epik, kimi yerde didaktik öyküler külliyatıdır esasında. Bir anlamda bir ‘esatir-i evvelindir’ tarih. Ancak hikayelerin aksiyon örgülerinin değil ibret boyutlarının esas alındığı bir düzlemdir önemli olan. Kur’an’da hikayeleri anlatılan kavim ve toplulukların ve peygamber kıssalarının mahiyetini ve ibret alınması gereken yönlerini anlamaktan aciz zihinlerin kendilerince bir vehim ve ifsat faaliyeti olarak ‘bunlar öncekilerin masallarıdır’ diye burun kıvırmaya çalışmaları esasında hakikati bildikleri halde hakikate düşman kesilmelerinin dışavurumudur gerçekte.
Gelgelelim insanlık tarihinin hakikat ve ibret eksenli geçmiş perspektifinden uzak toplum ve bireylerin geçmişte ve bugün kendi masal dünyalarının arızalı çeperlerinden hayata ve dünyaya marazi bakışları geçmişi anlamlandırmaktan uzak olduğu gibi bugünü ve geleceği de heba etme hususundaki şuursuz gayretleri insanlığın geleceği adına endişe verici bir gidişattır. Tarih tapıcılığının özünde ‘yapabiliyor olma’ kriteri vardır. Eğer bir şeyi yapabiliyor iseniz doğru ve meşrudur der tarihselci zihniyet. Ahlak ve adalet değerlendirmeye alınmayacak kıstaslardır onlara göre.
Batı medeniyetinin sırtını yasladığı sömürge kültürü de tam olarak bu zaviyeden bakar meseleye. Modern çağın terke zorladığı iptidai sömürgecilik yüzyıllarca bu bakış açısıyla Asya’nın, Afrika’nın ve dahi Amerika’nın kadim zenginliklerini Avrupa’ya taşıyarak doymak bilmez iştihalarına taze kan tedarik eyledi. Bu vahşi ve kanlı oyunu açıktan oynamalarının imkansızlaştığı noktada ise yeniden kurgulandı oyun. Öfkeli ve hırslı figüranlar buldular oyunlarını sahnelemeye devam edecek. Kendi tarihlerinin karanlık sayfalarından ‘frankeştayn ruhlu’ yaratıklar çıkardılar gün yüzüne. Tarihsel süreçte gittikleri her yerde fitne ve fesadın mümessili olmuş ve bu bakımdan hep şüphe ve güvensizlik oklarını üzerine çekmiş Yahudi topluluğu kin ve nefret ve öç alma duygularıyla tıka basa dolu hastalıklı ruh hallerini ve muharref bir kurgusal tarih atlasını kendilerine kılavuz eyleyip insanlığın baş belası olmaya dünden razı olarak insanlık aleminin ortasına dalıverdiler bu süreçte.
Binyılların şekillendirdiği tipik bir köle ruh fıtratıdır İsrail Oğullarının fıtratı. Gücü elinde bulundurana yaltaklanma, güçsüze kibirlenme. Köle ruhun özünde özgür olmak, hür ve bağımsız bir şekilde huzur ve mutluluk içinde yaşamak, ortak bir yaşamı büyütmek, erdemli bir geleceği inşa etmek gibi duygular mevcut değildir ve dahi bu duygular zayıflık telakki edilir. Önemli olan güce sahip olmaktır. Kendi efendisine benzeme hatta efendisini geçme gayreti –yılanın soyundan ejderha türeyecektir– ezik ve kompleksli bir ruhun tezahürüdür. Tarihsel derinlikte başka örnekler de buluna bilir elbet ama bu noktada iki yaşanmışlık üzerinden Yahudilerin bu hastalıklı ruh halini şerh etmek ve efendilerine veya işkencecilerine benzeme sendromlarını izah etmek olasıdır.
İlk örneği Musa ile Firavun arasındaki sancılı süreci ve her ikisinin akıbetleri ile ilgili kıssa üzerinden düşünmek mümkündür. Firavunun hakikati bütün cepheleriyle anlayıp kavramasına rağmen, kibir ve tuğyan illetiyle, büyüklük taslayarak bile bile ve tercihen zulümden, isyandan yana ısrarcı olması. Bu ısrarına bütün tebaasını ve askerlerini dahil etmesi. İzin verdiği halde Mısır’ı terk eden Musa ve beraberindekilerin peşlerini bırakmaması kendi sonunu getirmekte ve tarihe bir azgınlığın ibretamiz akıbeti olarak kazınmaktadır. Ne yazık ki Firavun’ un bu hastalıklı ruh haline ve akıbetine bilfiil şahit olanlar dahil kısa süre sonra, henüz Musa ve Harun içlerinde iken ve onlara yol gösteriyorlar iken nice azgınlık teşebbüsünde bulunuyor, hal ve hareketleri ve farklı zamanlardaki değişik talepleri ile Firavun’a ve Firavun kavmine benzemeye çabalıyor ve bu had bilmezlikleri neticesinde yıllarca çölde dolanıp durma ile tecziye ediliyorlar İsrailoğulları. Yani Firavundan kaçarken bir yandan da en büyük arzuları Firavun ve kavmine benzemek ve onlar gibi olmaktır.
Yakın tarihli yaşanmışlık ise ‘Nazi ruhu’ ile özdeşleşme sendromudur. Bu hikayenin bir tarafında geç kalınmış sömürgecilik ruhu sırıtmakta diğer tarafında da ise marazi bir kibir ve insanlıktan çıkma halinin tebarüz ettiğini görmekteyiz. Yahudiler Holokost’ta yaşadıklarını iddia ettiklerinin daha şiddetlisini başkalarına yaşatma kin ve nefreti ile dolmuş, azgınlık ve tuğyana boğulmuş bir güruh hüviyetindedirler bugün. Bu anlamda Yahudilerin kendilerinden olmayanlara bakış açısı ile Nazi zihniyetinin onlara bakış açısının birebir örtüştüğünü görmek mümkündür. O gün Naziler onlara zulmediyorlardı çünkü yapabiliyorum ve bunu yapmaya imkanım ve gücüm var diyorlardı, bugün de Yahudiler bunları yapabiliyoruz ve bunları yapmaya gücümüz yetiyor diyerek o toprakların asıl sahibi insanlara her türlü insanlık dışı davranışı sergilemeyi kendilerine bir hak olarak görüyor ve buna kör bir inançla bağlanıyorlar.
Gerek peygamber kıssalarında gerek ilm-i tarihin sayfaları arasında hikayeleri anlatılan nice topluluk ve kavmin ölçüyü kaçırdıklarında, hadlerini aştıklarında ya ilahi bir azaba düçar oldukları, ya da Allah’ın cezaya vesile kıldığı başka kavim ve topluluklar eliyle tarihten silindikleri örnekler, hepimizin malumudur. Kitlesel azgınlık ve haddi aşma neticede insanlık aleminin kusacağı bir histeri halidir. Bugün bu kitlesel histeriye düçar olmuş olan Yahudi aklının ve bu aklın yönettiği İsrail devletinin bu anlamda insanlık aleminin tahammül sınırlarını fazlasıyla zorladığı ortadadır. Dünyanın dört bir tarafında gördüğümüz tepkisellik çoğu yerde artık devletlerin politikalarını şekillendirebilecek boyutlara ulaşmıştır.
Aynı dilden konuşabilmek anlaşabilmenin birinci basamağıdır. Bu anlamda olması gereken muhatabın diliyle konuşmaktır. Tabi İsrail oğulları muhatap alınabilecek karakterde bir topluluk mudur ayrı mevzu. Bu yargı ne onlara olan kinimizden dolayı adaletsizlik üzere ortaya koyduğumuz bir yargı ne insanlık alemine ait haksız bir hüküm değildir, onların kendilerince ortaya koydukları bir ölçüdür. Çünkü Yahudilik temelde İsrailoğulları’nın üstünlük ve seçilmişlik tezleri üzerine inşa edilmiş muharref kıssalar ve masallar (İsrailiyat) silsilesidir. Bu yüzden İsrail esasen üstün silah sanayisine, bütün teknolojik ilerlemesine, bilimsel gelişmelerine rağmen tarihin gayya kuyusunda debelenmekten kurtulamayan körler, sağırlar ve akletmezler güruhudur bugün. Ve her geçen gün bu gerçeklik daha bir perçinlenmektedir maşerî vicdanda.
Tarih boyunca nice sınamalardan geçen tökezleyen ve hep kaybeden İsrailoğulları yine ‘sınandılar ve kaybettiler’ insanlık vicdanında. Çünkü ‘babalar koruk yedi ve çocukların dişleri kamaşacaktır’. Bu topraklarda asla güvende olmayacaklar ve huzur bulamayacaklardır. Ve ‘Tanrı yeryüzünü yargıladığı zaman’ tahrif ettikleri, kutsal kitaplarının kavlince kaçacaklardır. ‘Dağ başında bir gönder, tepede bir sancak kalana dek kaçacaklardır’. O yüzden ey İsrailoğulları: ‘Şimdi tuttuğunuz yolları iyi düşünün. Çok ektiniz ama az biçtiniz, yiyorsunuz ama doyamıyorsunuz, içiyorsunuz ama neşelenemiyorsunuz, giyiniyorsunuz ama ısınamıyorsunuz, ücretinizi alıyorsunuz ama paranızı sanki delik keseye koyuyorsunuz. Tuttuğunuz yolları iyi düşünün.’ (Tevrat) Tuttuğunuz yol yol değil, akıbetiniz de sizler için hayr olmayacaktır. İnsanlık vicdanı nice azgın toplulukları tarih denilen dipsiz kuyuya kustuğu gibi bugünün Firavun karakterli topluluklarını da elbet vakti saati geldiğinde ait oldukları yere usulünce gönderecektir.





