Ma’rufun Evrensel Olma İmkânı

8
239

Bir önceki yazıda ma‘ruf kavramının tanımını yapmış, Kur’an’daki anlamlarını nüzul döneminden örneklerle açıklamıştık. Bu bağlamda Kur’an’ın ma‘rufu bir yöntem olarak benimsediğini vurgulamış ve nüzul dönemine ait ahkâm örnekleri üzerinden bu yaklaşımı temellendirmiştik. Ancak konunun, Kur’an’ın indiği dönemdeki yerel örnekler üzerinden ele alınması, ma‘ruf ilkesinin evrensel bir nitelik taşıyıp taşımadığı yönünde bazı okuyucu sorgulamalarına yol açtı. Bu nedenle ma‘rufun evrensel boyutunu ele alan ayrı bir yazı kaleme alma ihtiyacı doğdu.

Ma‘ruf, kısaca insanların uzlaşarak ve fıtratları gereği iyi ve hayırlı olduğunu bildikleri değerler olarak anlaşılmalıdır. Adalet, merhamet, dürüstlük ve zor durumda olana yardım etmek gibi bireye ve topluma fayda sağlayan her türlü iyiliği kapsar. Bu nedenle Türkçe meallerde Kur’an’daki “ma‘ruf” kelimesinin haklı olarak “iyilik” şeklinde çevrildiği görülür.

Kur’an’daki ma‘rufla ilgili ifadeler ve Hz. Peygamber’in uygulamaları, Kur’an’ın ma‘rufu bir yöntem olarak benimsediğini ve onunla amel ettiğini göstermektedir. Ma‘ruf insan faktörüyle ortaya çıktığı için Kur’an’ın ma‘rufla amel etmesi, Allah’ın insana değer verdiğini ortaya koyar. Nitekim Allah’ın elçisi de muhataplarına dinini baskıcı ya da despotik bir üslupla sunmamıştır.

Allah, ma’rufu emretmekle insana hitaben gönderdiği dinin, fıtrat gereği önceden bilinen iyiliklere çağırdığını bildirmiş olmaktadır. Bu çerçevede, Mekke döneminde inen A‘raf Suresi’nin 199. ayeti, Hz. Peygamber’e insanlara ma‘rufla davranmasını emrederken, ma‘rufa uymayanları da örtük biçimde “cahiller” olarak nitelemektedir: “Sen af yolunu tut, ma‘rufu emret ve cahillerden yüz çevir.” Ayette geçen “örf” kelimesi ma‘ruf anlamındadır. Örfü emrettikten hemen sonra “cahillerden yüz çevir” ifadesinin yer alması, fıtratları gereği iyiliği bildikleri hâlde kötülüğü tercih edenleri işaret etmektedir. Kötülüğü bilinçli olarak seçtikleri için, bu kimselerle muhatap olmanın artık bir gereği kalmamaktadır.

Mekke döneminde Hz. Peygamber’e ma‘rufa davet görevini veren Kur’an, Medine döneminde ise sayıca ve kurumsal olarak büyüyen mü’min topluluğun içinden, bu görevi üstlenecek bir grubun bulunmasını istemiştir: “Sizden, hayra çağıran, ma‘rufu emreden ve münkerden alıkoyan bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Âl-i İmrân 3/104).

Bu ayetten anlaşıldığı üzere, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, Allah tarafından Hz. Peygamber’e risaletinin bir görevi olarak verilmiştir. Hz. Peygamber’in hayatı boyunca bu görevi hakkıyla yerine getirdiği, tarihi kaynaklar ve belgelerle sabittir. Nitekim Kur’an’da, bu görevi ifa ettiğini açıkça ifade eden ayetler de bulunmaktadır. O ayetlerden biri, İslam’ı kabul eden Ehl-i Kitap’tan söz ederken Hz. Peygamber’in onlar için ne yaptığını şu ifadelerle anlatır: “O ümmî Peygamber, onlara ma‘rufu emreder, onları münkerden meneder; onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar; üzerlerindeki ağırlıkları kaldırır ve onları bağlayan zincirleri çözer.” (A‘râf 7/157) Ayetin sonunda yer alan “temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar; ağırlıkları kaldırır ve zincirleri çözer” ifadeleri, ma‘ruf ve münker kapsamında verilen norm örnekler niteliğindedir. Dikkat edilirse ayet, peygamberin tek tek şu veya bu şeyi helâl ya da haram kıldığını söylemek yerine, insan aklının ve ortak vicdanın kabul edebileceği temel ilkeleri vurgulamaktadır. Herkesin benimseyebileceği bir yöntem olarak, temiz ve faydalı olanın helâl, pis ve zararlı olanın haram kılınması; insana yük olan hükümlerin kaldırılması ve insanı kuşatan zincirlerin çözülmesi esas alınmaktadır.

Hz. Peygamber, muhatap olduğu toplumlarda ve dönemin şartları içinde bu yöntemi uygulamıştır. Nitekim Kur’an’da açıkça haram kılınan hususlar, bireye ve topluma zarar veren şeylerdir. Bununla birlikte ayetlerde yer alan bu genel ilkeler, her dönemin kendi şartları içinde yeniden değerlendirmeye imkân tanımaktadır.

Bu noktada, ma‘ruf (iyilik) ve münker (kötülük) gibi genel kavramların nasıl belirleneceği ve bir şeyin ma‘ruf ya da münker olduğunun hangi ölçütlerle tespit edileceği soruları doğal olarak gündeme gelmektedir.

Burada aklın özgürce kullanılması ve toplumsal uzlaşı ön plana çıkmaktadır. Herkesin ya da çoğunluğun faydasına olan tecrübe ve uygulamalar ma‘ruf, zararına olanlar ise münker olarak değerlendirilebilir. Bu noktada toplumsal deneyimlerin ortaya çıkardığı sonuçlar belirleyici hâle gelmektedir. Zaman içinde gelinen aşamanın ma‘ruf mu yoksa münker mi olduğunun tespit edilmesi mümkündür. İlgili alandaki uzmanların görüşleri (aklî değerlendirme) ile bir uygulamanın toplumun geneline fayda mı yoksa zarar mı sağladığı, o uygulamanın sürdürülüp sürdürülmeyeceği konusunda temel ölçüt olmaktadır. Böylece akıl ve insanlığın tarih boyunca edindiği tecrübeler belirleyici bir rol üstlenmektedir. Adil olmak, merhametli davranmak, insana değer vermek, sıla-i rahmi gözetmek, ihtiyaç sahiplerine yardım etmek ve husumetleri gidermek gibi pek çok ilke, akıl ve insanlığın ortak tecrübesiyle ma‘ruf kabul edilmiştir. Bunun yanı sıra, geleneksel tecrübelerin dışında kalan yerel ve özel toplumsal uzlaşılar da ma‘ruf kapsamında değerlendirilebilir.

Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinin ardından, şehirde yaşayan farklı din mensuplarıyla birlikte yaşama esaslarını, onların da onayını alarak belirlemesi, toplumsal uzlaşıya dair önemli örneklerden biridir. Bu uzlaşı, İslam tarihinde “Medine Vesikası” olarak bilinmektedir. Yine munkeri (Kötülüğü) önlemeye bir örnek olarak; Hz. Ömer, kendi hilafeti döneminde Medine çarşısında ölçü ve tartıların denetlenmesi, fiyat hilelerinin ve mal üzerinden yapılan aldatmaların önlenmesi amacıyla bir kadın sahabeyi görevlendirmiştir. Şifâ bint Abdullah adlı bu sahabe, okuma yazma bilen, bilgili ve aktif bir kişiydi. Kaynaklarda Hz. Ömer’in zaman zaman onunla istişare ettiği de rivayet edilmektedir. Hz. Ömer’in bu uygulaması, bir yandan münkerin önlenmesi için kurumsal bir denetim mekanizmasına işaret ederken, diğer yandan liyakat esas alındığında kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın görev verilebileceğini açıkça gösteren bir ma’ruf örneğidir. Oysa geç dönem fıkıh anlayışı, fitne gerekçesiyle kadının zaruret hâli dışında kamusal alanda bulunmasını sakıncalı görmüştür. Bu yaklaşım, fıkhın zamanla ma‘ruf ilkesinden uzaklaştığını göstermektedir. Günümüzde Müslüman toplumların büyük ölçüde Kur’an’ın benimsediği bu yöntemi unuttuğu söylenebilir. Hem dinî ahkâm hem de ahlâkî ilkeler, çoğu zaman yalnızca dinî metinlerin lafzî yorumları üzerinden geçerlilik kazanmaktadır. Kur’an’ın da önerdiği, insanlığın tarihsel tecrübelerinden elde edilen kazanımlar ise çoğu kez göz ardı edilmektedir.

Kendilerini şeriatla yönettiklerini iddia eden İslam devletlerinin içinde bulunduğu -hiç de iç açıcı olmayan- durum bunun çarpıcı bir göstergesidir. Ceza, aile ve ticaret hukuku alanlarında; sosyal haklar, din ve düşünce özgürlükleri ile siyasal düzenlemelerde topluma dayatılan kurallar, büyük ölçüde ma‘ruf ve münker yönteminden uzak, asırlar öncesine ait içtihatların ürünüdür. Bu bağlamda İslam dünyasında ma‘ruf ve münker kavramları, çoğu kez yalnızca dinin emir ve yasaklarını tebliğ etmek anlamına indirgenmiştir. Oysa ma‘ruf ve münker, ahkâm için birer norm ilkedir. Dini veya dünyevi tüm ahkâm bu ilkelere tabi olmalıdır. Aksi takdirde, yani bu ilke ahkâma tabi kılındığında, zararlı sonuçlar doğuran bir hüküm dahi “ma‘ruf” olarak meşrulaştırılabilir. Bu yaklaşım, hangi şartlarda olursa olsun yürürlükteki ahkâmın mutlak geçerliliğini savunmayı beraberinde getirir ki, bu da hayatın donmasına ve tıkanmasına yol açar. Böyle bir ortamda insanlar, dünya hayatlarında günahkâr olmakla inançlarına bağlı kalmak arasında bir tercihe zorlanır hâle gelir.

Ma‘ruf ve münker kavramları, dünya hayatını makul ve yaşanabilir bir zemine oturtmak için insan aklına ve tarihsel tecrübeye güvenen ilahî bir ilkeyi ifade etmektedir. Eğer bu kavramlar sadece dinin emir ve yasakları anlamına geliyorsa, Kur’an’da bu emir ve yasaklar zaten açıkça belirtilmişken Allah’ın ayrıca ma‘rufu emretmeyi ve münkerden sakındırmayı vurgulamasının ne anlamı vardır? Nitekim Mekke döneminde henüz ayrıntılı dinî ahkâm konulmamışken Hz. Peygamber’e ma‘rufla emretmesinin istenmesi, bu kavramların salt hukuki hükümlerden ibaret olmadığını açıkça göstermektedir.

Anakronik bir hataya düşmemek kaydıyla, Batı toplumlarının Aydınlanma’ya geçiş sürecinde ma‘ruf yöntemine benzer bir yaklaşımı benimsediklerini söylemek mümkündür. Zira bu süreçte insana duyulan güven esas alınmış, “insan aklıyla doğruyu bulabilir” düşüncesi aklın ve bilginin belirleyici hâle gelmesine yol açmıştır. Bunun doğrudan Kur’an’dan alındığını iddia etmek elbette doğru değildir; ancak ma‘ruf adıyla anılmasa da Batı toplumları, bu yöntemi fiilen kullanarak siyasal ve toplumsal düzeyde ciddi krizlerden çıkmayı başarmışlardır.

Batı düşüncesinin modern dönemde pek çok açıdan eleştirilebilir yönü bulunduğu açıktır. Buna rağmen izledikleri yöntem büyük ölçüde isabetli olmuştur. Çünkü hem siyasette hem de hukukta kurdukları bireysel ve toplumsal düzenleri, kendi toplumlarının ma‘ruf ve münker anlayışını dikkate alarak, geniş toplumsal uzlaşılar temelinde inşa etmişlerdir. İnsan hakları, sosyal adalet ve hukuk alanlarında elde edilen kazanımlar da bu ilkenin işletilmesiyle mümkün olmuştur. Nitekim 1948 yılında ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, aniden ortaya çıkmış bir metin değildir. Süreç, 1225 yılında İngiltere’de Magna Carta ile kralın yetkilerinin uzlaşı yoluyla sınırlandırılmasıyla başlamış; Aydınlanma döneminde aklın özgürce öne çıkması, insanların eşitliği fikrinin güçlenmesi, 19. yüzyılda köleliğin kaldırılması ve nihayet II. Dünya Savaşı’nın yol açtığı toplu sivil katliamlar gibi büyük felaketlerle devam etmiştir. Tüm bu tecrübeler, Batı toplumlarını herkesin yararına olacak ortak bir çözüm arayışına yöneltmiştir. Bu arayış sonucunda siyasette demokrasiyi, hukuk düzeninde ise eşitlik, özgürlük ve adalet ilkelerini temel almışlardır. Dikkat edilirse bu dönüşümler tek bir liderin iradesiyle değil, uzun bir tarihsel süreç içinde oluşan toplumsal uzlaşıların ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu yönüyle söz konusu yöntem, Kur’an’ın da önerdiği ilkesel yaklaşımla örtüşmektedir. Kur’an’a inanmayan toplumların akıl yoluyla ma‘ruf benzeri bir yöntemi benimseyebilmiş olmaları, Kur’an’ın önerdiği ma’rufun evrensel bir değere sahip olduğunu göstermektedir. Ancak bu örneklerden hareketle Batı düşüncesinin bütünüyle olumlanması gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır. Batı’nın ciddi biçimde eleştirilecek pek çok yönü vardır. Burada asıl önemli olan, hangi yöntemleri kullanarak belli alanlarda başarı sağladıklarını doğru biçimde tespit edebilmektir.

8 YORUMLAR

  1. değişen toplumsal şartlara rağmen iyiliğin özünün sabit kalabileceği fikrini savunması. Bu, hem gelenek ile modern dünya arasında bir köprü kuruyor hem de ahlâkın evrenselliği tartışmasına dengeli bir yaklaşım sunuyor. Çok faydalı bir yazı olmuş teşekkürler.

  2. değişen toplumsal şartlara rağmen iyiliğin özünün sabit kalabileceği fikrini savunması. Bu, hem gelenek ile modern dünya arasında bir köprü kuruyor hem de ahlâkın evrenselliği tartışmasına dengeli bir yaklaşım sunuyor. Çok faydalı bir yazı olmuş teşekkürler

  3. Ma’rufun Evrensel Olma İmkânı” başlıklı makale, ma’ruf kavramını tarihsel ve kültürel sınırların ötesinde ele alarak onun evrensel değer üretme potansiyelini güçlü bir teorik çerçeve ve ikna edici analizlerle ortaya koyan, düşünsel derinliği ve akademik titizliğiyle öne çıkan son derece nitelikli bir çalışmadır. Ben çok beğendim.

  4. Hocam önceki yazıyla beraber okuduğumda güzel bir bakış açısı yakaladığınız hissiyatına kapıldım, yüreğinize sağlık.
    Bir hukukçu olarak, islamın gerek sosyal hayatta kıyamete kadar yaşanabilirliği gerekse müslümanların gelişmiş güncel toplumda bir hukuk sistemi geliştirme imkanı üzerine düşünmeye gayret ederken yazınız ufuk açıcı oldu.
    Daha açmalısınız bu konuları.
    Selam ile.

  5. Çok güzel bir tespit.bizi aydınlattığın için çok teşekkür ederim.not bu makale klasik İslam anlayışı içinden sıyrılamayan kişi ve grupları kızdırabilir hatta nahoş yaftalamalara sebep olabilir

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz