Sabri F. Ülgener: Zihniyet, Toplum ve Tarih Arasında Bir Düşünce Adamı

0
73

Sabri F. Ülgener’i anlamak, yalnızca bir iktisat tarihçisini veya üniversite hocasını tanımak değildir; asıl olarak bir toplumun, kendi kendine sorduğu en çetin sorulardan birine verilen cevabı takip etmektir: “Bu topraklarda iktisadî hayat niçin yalnız teknik bir mesele olarak kalmıyor; niçin zamanla, ahlâkla, dinle, şehirle, zihniyetle iç içe geçiyor?” Ülgener, Türkiye düşünce tarihinin en özgün damarlarından birini, tam da bu sorunun merkezine yerleşerek açmıştır. O, iktisadî geriliği yalnız “yatırım eksiği” ya da “teknoloji yetersizliği” ile açıklamayı hem kolaycı hem de yüzeysel bulur. Ona göre asıl mesele, ekonominin arka planındaki insan tipinde, yani “zihniyet dünyası”nda saklıdır. Ülgener’in adını kalıcı yapan da budur: O, toplumsal değişmenin, yalnız kurumlar ve politikalar değil, aynı zamanda “anlamlar” ve “değerler” üzerinden yürüdüğünü ısrarla hatırlatır.

Ülgener’in doğup büyüdüğü tarihî atmosfer, Osmanlı’nın çözülüşünü, Cumhuriyet’in kuruluşunu ve modernleşmenin sancılı tecrübelerini bir arada taşır. Bu atmosferde yetişen bir düşünür, ister istemez iki büyük akımın baskısı altındadır: Bir yanda “gelenek” ya tamamen kutsanacak bir miras ya da toptan tasfiye edilecek bir yük olarak görülür; öte yanda “modernlik” sorgusuz kabul edilecek bir reçete olarak sunulur. Ülgener bu ikili basınçtan sıyrılmayı başarmış nadir isimlerdendir. O, geleneğe teslim olmaz ama geleneği yok saymayı da ilim saymaz. Üslubu soğukkanlıdır; hüküm vermeye hevesli değildir. Daha çok teşhis koymak ister. Üstelik teşhisi sadece rakamlara dayanarak koymaz; metinleri okur, şehir hayatını inceler, zihniyet izleri sürer. Bu yönüyle Ülgener’i klasik iktisat tarihçileriyle aynı kaba koymak doğru olmaz; o, iktisadı bir “toplumsal karakter” meselesi olarak ele alır.

Modernleşme Karşısında Zihniyet

Onun düşünce yolculuğunda belirleyici olan, modern iktisat disiplini ile tarih-sosyoloji çizgisinin buluşmasıdır. Ülgener, Batı düşüncesini yakından izler; özellikle tarihsel sosyoloji ve iktisadî zihniyet analizleri, onun metodunda kendini belli eder. Fakat asıl dikkat çekici yanı, bu birikimi Türkiye’nin tarihî ve kültürel gerçekliğine tercüme edebilmesidir. Ülgener, metinlerle hemhâldir: Ahlâk risaleleri, nasihatnâmeler, tasavvuf metinleri, şehir kültürünü yansıtan belgeler… Onun için bunlar yalnız edebî metinler değil, toplumsal ruhun kayıtlarıdır. “Zihin” dediğimiz şey havada değildir; kelimelerde, deyimlerde, davranış kalıplarında, gündelik hayatın sıradan ayrıntılarında yaşar. Bu nedenle Ülgener okumaları, bir bakıma “toplumun iç dünyasını” okuma çabasıdır.

Ülgener’in temel kaygısı, Türkiye’nin modernleşmesinin niçin sürekli bir eksiklik duygusuyla birlikte anıldığıdır. Neden yapılan hamleler çoğu kez kalıcı bir sıçramaya dönüşmez? Neden iktisadî teşebbüsler ya devletin himayesine muhtaç olur ya da kısa vadeli kazanç arayışı içinde savrulur? Neden üretim şevki, süreklilik kazanmakta zorlanır? Ülgener, bu sorulara yaklaşırken dış koşulları inkâr etmez; savaşlar, kıtlıklar, siyasi buhranlar, dünya sistemi… bunların hepsinin etkisini kabul eder. Ama asıl belirleyici olanın, bütün bunlara toplumun verdiği tepkilerin mahiyeti olduğunu düşünür. Çünkü ona göre aynı şartlar altında farklı toplumların farklı neticeler doğurabilmesi, “zihniyet” denen alanda aranmalıdır. O yüzden Ülgener’in dili sık sık ahlâk kavramlarına, değer yargılarına, çalışma ve kanaat anlayışlarına yaslanır. Bir yerde şu çarpıcı ifadeyi kullanır: “İktisadî davranış yalnız iktisadî değildir.” Bu, Ülgener düşüncesinin anahtar cümlelerinden biri sayılabilir. Ekonomiyi salt ekonomi olarak okumamak; onu insanın dünyayla kurduğu ilişkinin bir parçası olarak görmek…

Ülgener’in belki de en çok tartışılan vurgusu, Osmanlı-Türk toplumunda zaman içinde teşekkül etmiş “çözülme zihniyeti” fikridir. Burada “çözülme” kelimesi sadece devlet düzeninin bozulmasını değil, aynı zamanda toplumsal enerjinin dağılmasını, üretim iradesinin kırılmasını, rasyonel hesap yerine günü kurtaran davranışların yaygınlaşmasını anlatır. Ülgener’e göre bir toplum, iktisadî alanda geri kalabilir ama asıl tehlike, geri kalmışlığı “normal” hale getiren bir iç kabulleniş doğduğunda başlar. Bu kabulleniş, bazen “kader” söylemiyle, bazen “idare edelim” pratiğiyle, bazen de gösterişçi tüketimi meşrulaştıran bir itibar anlayışıyla birleşerek bir tür toplumsal karakter inşa eder. O karakter, ekonomik ilişkileri de biçimlendirir.

Ülgener’in metinlerinde sık sık karşılaşılan tiplerden biri “küçük esnaf zihniyeti” diye ifade edebileceğimiz tutumdur: Risk almaktan kaçınan, geleceğe dönük büyük planlar yerine bugünü sürdürmeye odaklanan, yenilik karşısında temkinli davranan, kazancı büyütmekten çok kaybı önlemeyi önceleyen bir tutum… Ülgener burada bir sınıfı suçlamaz; fakat sosyolojik bir gerçekliğe işaret eder. Üretim ve girişim kapasitesi, yalnız sermayeyle ilgili değildir; onu taşıyan bir “irade” ve “zaman disiplini” de gerekir. Ülgener’in dikkat çektiği nokta budur: Zaman disiplini zayıfladığında, “hesap” yerini “alışkanlığa” bırakır; alışkanlık yerleştiğinde ekonomi, rasyonel planlama olmaktan çıkar, bir çeşit “idare etme sanatına” dönüşür. Ülgener’in bu tespitleri bugün bile güncelliğini korur. Çünkü hâlâ Türkiye’de büyük bir toplumsal kesim, ekonomik hayatı “gelecek inşası” yerine “bugün ayakta kalma” biçiminde tecrübe etmektedir.

Zihniyet Olarak Tasavvuf

Sabri Ülgener’in tasavvufla ilişkisi bu noktada önemli bir kırılma alanıdır. Onu kimi okurlar “tasavvufu suçlayan” bir düşünür gibi okumaya yeltenir; kimi okurlar ise Ülgener’i tasavvufa karşı haksızlık yapmakla itham eder. Oysa Ülgener’in yaklaşımı daha sofistikedir: Tasavvufu bir inanç ve irfan geleneği olarak tartışmaktan ziyade, onun toplumsal davranışlar üzerindeki etkisini inceler. Şu anlamda: tasavvuf bazı dönemlerde dünyadan kopuşu, kanaati ve tevazuu besleyebilir; fakat aynı zamanda bazı tarihî şartlarda, üretim ve girişim iradesinin zayıflamasına uygun bir iklim de doğurabilir. Ülgener’in meseleye baktığı yer tam burasıdır. O, dinin veya tasavvufun özüne dair teolojik bir yargıda bulunmaktan kaçınır; daha çok şunu sorar: “Bu tecrübe, gündelik hayatta nasıl bir insan tipi üretmiştir?” Bu sorunun sosyolojik kıymeti büyüktür.

Ülgener’in ünlü tezlerinden biri, Osmanlı’nın özellikle son dönemlerinde “gösterişçi tüketim” ile “üretimde atalet” arasında kurulan asimetrik ilişkiyi teşhis etmesidir. Toplum, bir yandan üretimde zayıflarken öte yandan tüketim pratiklerinde itibarı korumaya çalışır. Bu durum, bir çeşit “itibar ekonomisi” doğurur. Ülgener’e göre, itibarın korunması için yapılan harcamalar, rasyonel birikimi zorlaştırır. Burada dikkat çekici olan, Ülgener’in bunu sadece fakirlik ya da yoklukla izah etmemesidir; o, bunu bir zihniyet eğilimi olarak okur. Toplum, üretmek yerine “görünmeyi”, biriktirmek yerine “göstermeyi”, planlamak yerine “günü kurtarmayı” tercih ettiğinde, iktisadî yapı da buna göre şekillenir.

Ülgener’in modernleşme tecrübesine dair yaptığı okumalar ise daha da çetindir. Cumhuriyet’le birlikte Türkiye, yeni bir ulus-devlet aklı kurarken iktisadî kalkınmayı da bir varoluş meselesi haline getirmiştir. Ülgener, bu kalkınma idealini küçümsemez; aksine, kalkınmanın ancak “toplumsal zihniyet dönüşümü” ile sürdürülebilir olduğunu vurgular. Bu noktada, devletin ekonomideki rolü üzerine de önemli düşünceleri vardır. Ona göre devletin himayesi, kısa vadede bir düzen kurabilir ama uzun vadede toplumu pasifleştirebilir. Çünkü devlet, toplumun kendi iktisadî dinamizmini üretmesini engelleyecek bir koruyuculuğa dönüşebilir. Ülgener burada, Türkiye’nin modernleşme serüvenindeki “devlete yaslanma” refleksini bir zihniyet problemi olarak okur. Bu refleks, bireyi ve toplumu teşebbüsten alıkoyabilir; risk alma kültürünü törpüleyebilir. Ekonomik hayatta özgüven, toplumun kendi içinde kurduğu ahlâkî ve kültürel bağlarla desteklenmediğinde, piyasa da sağlıklı bir dinamizm kazanamaz.

Zihniyetin Dini Ruhu

Ülgener’in eserlerini bir arada düşündüğümüzde, onun asıl projesinin “ahlâk ve iktisat” arasındaki bağları yeniden kurmak olduğu görülür. “Zihniyet ve Din” ile “İktisadî Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası” başta olmak üzere eserleri, Türkiye’de modern sosyal bilim dilinin en güçlü metinleri arasında sayılabilir. Çünkü Ülgener, iktisadî olguları anlatırken adeta bir sosyolog gibi çalışır. O yalnızca “ne oldu?” sorusunu değil, “niçin böyle oldu?” sorusunu da sorar ve bu soruyu cevaplarken, “toplumun iç sesi”ne kulak verir.

Bugün Ülgener’i yeniden okumak, aslında Türkiye’nin bugünkü sorunlarına yeni bir ayna tutmaktır. Çünkü Ülgener’in işaret ettiği birçok mesele hâlâ sürüyor: üretim kültürünün kırılganlığı, kısa vadeli çıkarların baskınlığı, gösterişçi tüketimin toplumda itibar aracı olarak kullanılması, devlete yaslanma refleksi, girişimcilik ve risk alma kültüründeki dalgalanmalar… Bunların hepsi sadece ekonomi politikalarıyla çözülecek meseleler değildir; aynı zamanda değerler dünyasının, ahlâkî tutumların, toplumsal karakterin yeniden düşünülmesini gerektirir. Ülgener’in mirası da burada yatar. O bize şunu öğretir: Modernleşme yalnız altyapı ve yatırım işi değildir; aynı zamanda “insan yetiştirme”, “zihniyet inşası” ve “zaman terbiyesi” meselesidir.

Ülgener’in düşüncesi nihayetinde bir “toplum aynası”dır. Bu aynaya bakmak kolay değildir; çünkü burada ne yalnız dış düşmanlar ne yalnız siyasî komplolar ne de yalnız talihsizlikler vardır. Ülgener, bütün bu açıklamaların arkasına saklanan kolaycılığı sevmez. O, topluma kendi iç dinamiklerini gösterir. İnsanı rahatsız eden bir dürüstlükle şunu söyler gibidir: “Kalkınma, sadece bir plan değil; bir ahlâk ve zihniyet meselesidir.” Bu yüzden Sabri F. Ülgener’i bir dönemin düşünürü olarak değil, bir “mesele kurucusu” olarak okumak gerekir. O, Türkiye’de toplumsal değişmeyi anlamak isteyen herkese, iktisadı yalnız iktisat olarak değil; insanın varoluş biçimi, değer dünyası ve tarihî hafızasıyla birlikte okuma mecburiyeti bırakmıştır.

Ve belki de Ülgener’i asıl önemli yapan budur: O, rakamların ötesinde bir şey arar. İnsanı arar. Toplumun iç sesini arar. Bir milletin “niçin”lerinin peşine düşer. Modern Türkiye’nin hızla değişen yüzünün ardında, daha yavaş değişen bir şey olduğunu hatırlatır: Zihniyet. Zihniyet değişmeden, kurumların ve düzenlemelerin kalıcı bir dönüşüm üretmeyeceğini… Ülgener’in bütün külliyatı, bu hakikatin farklı açılardan yeniden söylenmesidir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz