Üzerinde yaşayageldiğimiz topraklar ‘mesele’ üretmek konusunda ne yazık ki son derece mahir. Gerçi mesele üretiminin faturasını ‘bu topraklar’a kesmek ne denli isabetli ve insaflı bir tavırdır, ondan pek emin değilim. Çünkü mevcut meselelerin oldukça küçük bir kısmı bizzat toprakla ilişkili. Söz konusu bolluğun esbâb-ı mûcibesi her ne olursa olsun, neticede mümbit bir arazide yaşadığımız kuşku götürmez bir gerçek.
Eğer Türkiye’nin meselelerini ehemmiyet sırasına göre listeleyecek olsaydık, öyle sanıyorum ki ‘geleceksizlik sorunu’ listenin ilk sıralarında yer alırdı. “Müstakbel vakitlerin ümit vadeden davetler etrafında insanları toparlamaktan yoksun düşmesi” olarak tarif edebileceğimiz geleceksizlik sorunu, âtîye dair âdeta hiçbir hevesi kalmamış insanları konu eder. Bu meselenin ehemmiyeti sadece bu topraklara özgü değil, beynelmileldir. Çünkü istikbalin insanına ikbal sunmadığı her düzen, geleceği, erişilmesi arzulanan bir muştu olmaktan çıkarıp, muğlaklık ve müphemliğinden sakınılan bir tehlikeye ve anlamsızlığa çevirir. Ernst Bloch’un eserine atıfla söylersek, böyle bir toplumda Umut İlkesi devre dışı kalır. Hâlbuki bu ilkeye göre; toplumların yarına intikali, geleceğin onlara -aldatıcı değil- cezbedici bir ideal sunmasına bağlıdır. Çünkü burada mevzu ferdî karamsarlık ve kaygılar değil, toplumun müşterek ülküsüzlüğüdür.
Gelecek ülküsünün birleştirici gücünden mahrum bırakılan nesiller; hızla maziye sığınmak, birliğin harcını ve muhatap oldukları meselelerin çözümünü tarihî bahisler içinde arama kolaycılığı ve yanılgısına düşerler. Çünkü el atabildikleri ilk ve belki de tek yer kadim zamanlardır. Bu durum, gelecek mefkuresinden mahrum bırakılanların tabir caizse tarihi bir bataklığa çevirip, ona saplanması demektir. Kızıl Elma’sı elinden alınanların dönüp de tarlayı talana yeltenmesi gibi hazin bir durumdur…
Kültür politikası açısından bakarsak; yarın hedefinden mahrum bir edebiyat, mazinin nostaljisi ile moda cereyanlar arasında patinaj çekmeye mahkum kalacaktır. Eğitim-öğretim açısından bakarsak durum yine farklı olmayacak; sürekli yer yön arayan müfredat, köksüz ve ümitsiz hissettirecektir. Siyasî zaviyeden bakarsak; yaşananlar, mazinin hamaseti ve gündelik beklentilerin albenisi arasında ancak günü kurtarmaya dönük iktidar kavgaları görmekten öteye gitmeyecektir. İktisadî yönden bakarsak göreceğimiz şey yine; siyasetin, kültür ve öğretim politikalarının kısırlığından nasiplenmiş bir öngörüsüzlük ve meçhuliyet olacaktır. Yani hangi açıdan bakarsak bakalım, gelecek ufku olmadığında mühim sorunlar baş gösterecektir.
Haddizatında tarih ne bir bataklık ne de sırtımızdaki değersiz bir küfedir. O, şimdinin ve yarının mütemmim bir cüzü, geleceğin tohumudur. Fakat istikbalin cezbedici ideallerini, geleneğinden, inancından, aidiyetlerinden damıtarak bağrından çıkarmayı başaramamış bir tarih sadece geleceksizlik sorunuyla baş başa kalmaz: Aynı zamanda, çareyi tarihte arayarak ona hücum edenler eliyle büyük bir ‘tarihsizlik sorunu’ doğmasına da sebep olur. Nietzsche’nin Tarihin Hayat İçin Yararı ve Zararı’nda ya da Ali Şeriati’nin İnsanın Dört Zindanı’nda vurguladığı gibi, tarih geleceğe pencere açmayı başaramadığında kitleleri köreltici bir yük hâline dönüşür.
Türkiye ne yazık ki geleceksizlik sorununun doğurduğu işbu tarihsizlik sorununa da hiç yabancı değil. Kimilerinin tarihi cumhuriyet günleri ile başlıyor; öncesiz ve hudâyinâbit. Kimilerinin tarihi de cumhuriyetle sonlanıyor; köklü ve kadim fakat şimdiyle ve yarınla irtibatı yok. Kimileri geleceği sıfırdan inşa etmenin peşinde; kimilerinde yeniye hayat hakkı yok, gelecek geçmişe dönerek yaşanmalı! Geçmişten şimdiye ve oradan da geleceğe açılan bir penceremiz yok. Tarih içinde bir süreklilik, süreklilik içinde bir hedef yok. Mübalağalı bir serzeniş gibi görünse dahi, ne yazık ki durum böyle.
Dinî sahada Selefîlik eğilimlerinin dönem dönem popülerlik kazanması, kültür alanında sadece mazinin kudretine odaklı eserlerin rağbet görmesi ve hikmet arayışının keşf-i kadime hapsolması, hep bu tarihî süreksizliğin güncel tezahürleridir.
Şimdiye değin tüm bu sorunların kök mevzusu olan geleceksizlik sorununu aşmak için türlü teşebbüsler gerçekleştirildi, türlü mefkûreler vazedildi. Fakat gel gör ki, söz konusu teşebbüslerin hemen tamamı sunî mefkûreler olmaktan öteye geçemedi. Hâliyle bu sunî mefkûreler, toplumun tabiî hayatına dâhil edilemedi ve doku uyuşmazlığı yaşandı. Osmanlı’nın inhitat devresinde birçok koldan, geleceği imar edecek tarz-ı siyaset ve kültür hamleleri arandı. Arandı fakat ‘cevap bulundu’ dense, doğru olmaz. Erken cumhuriyetin ‘muasır medeniyet’ ideali, medeniyeti hep bir başkasına yakıştırarak ve enerjiyi bizi başkalaştırmaya harcayarak derin bir yanlış yaptı. 80’lerde bu geleceksizlik sorunu -izm’lerin ateşli mücadelesine zemin hazırladı. Şimdi ise gelecek ufkunun neredeyse tamamen köreltilmesiyle ve bizi en azından yarınlarda özlenen saadete erdirecek gayelerin bir bir tüketilmesiyle ciddi bir yanlış yapılıyor.
Gencinden yaşlısına nesillerimiz, geleceğin bize ne getireceğini ve bizim yarınlara ne götürmemiz gerektiğini bilmiyor. Kendi yarınını toplumun gelecek idealine rabıtalı hâle getirecek bir şuurdan mahrum pek çok insan. Gençler yarınını burada değil, başka topraklarda, o toprakların gelecek tasavvurunda arıyor. Bu nedenle de beyin göçünden evvel başlıyor hep gönül göçü. Geleceksizlik buhranı, ruhları göçük altında bırakıyor.
Geleceksizlik sorununun çözümü meşakkatli olsa da muhal değil. Tabi evvelâ sunî mefkûrelerin oluşturduğu doku uyuşmazlığını ve tarihe bölük pörçük yaklaşmanın zararlarını dürüstçe kabullenmek gerekir. Ardından da evrensel değerlere sırtını dönmeyen fakat kendi gerçekliğini de inkâra yeltenmeyen tabiî mefkûreler için esaslı bir tefekkür mesaisinde bulunmak gerekir. Bu mesaiyle yeşerecek tabiî mefkûre; tarihten beslenen ama tarihte hapsolmayan, evrensel değerlerle irtibatlı ama kendi kökünden kopmayan, müşterek ülküye ruh üfleyen bir üst-vizyon olacaktır.





