Bu başlığa karar vermemi sağlayan hadiseyi izah ederek başlasam iyi olacak: Süper ligde alt sıralarda yer alan ve son maçını da kaybeden bir takımın teknik direktörünü şöyle derken duydum: “Bu takımın maç kazanmaya ihtiyacı var!” Özeleştiri yapacağı ve kazanmanın yollarına dair gerçek cümleler kuracağı umuduyla dinlemeyi sürdürdüm ama beyhûde! Hoca bildik klişeleri sıralama, topu ayağında çevirme ve konunun etrafında dolaşma dışında bir şey yapmadı ve geride, yaşadığı mağlubiyetler özenle örtülen bir takım, zafere hasret bir kitle ve üstü kapatılan bir gerçeklik kaldı. Oysa ki bu cümleye kim itiraz edebilir? İşaret buyrulan takımın galibiyet için yapması gereken ise teknik adam etkisinden asla azade değil. Buna rağmen kazanma ve kaybetmede asıl fail olan birinin öz eleştiri ve bedel ödemek yerine cezayı hükmî bir şahsiyete kesmesi ilginç! Muhtemelen hazrete yenilginin sebebi sorulsa; oyuncuların maç eksiğini, birlikte oynama deneyimi yoksunluğunu, fikstür zorluğunu, kadro kalitesini, kamp eksikliğini ve de nihayetinde hakemleri bahane edecek! Hiç biri; takımı kuran, çalıştıran, taktik veren ve maçta müdahale eden teknik adamdan etkili değil. Fakat tüm bu unsurların art arda sıralanması ve oluşturduğu zihnî kalabalık gerçek faili perdelemekte ve özneyi bulanıklaştırarak insanı realite ile yüzleşmekten uzaklaştırmakta.
İlginçtir, aynı sonuca tersi istikametten de ulaşılabilir: Başarısız bir takımın teknik adamının medya önünde tüm sorumluluğu üzerine alması, camiadan özür dilemesi ve bu halden çıkmak için her şeyi yapacağını söylemesi: Çoğu zaman tepkileri bastırma ya da azaltma, kitlelerin tansiyonunu düşürme ve zaman kazanma için bu da yapılabilir! İyi bir niyet ve gerçek bir teşhis ile çözüm aşamasına geçilmedikçe bu atak da esasında sorunun bir parçası olmaya adaydır. Sonuçta bu tavırlardan ilki, tüm eleştiriyi sorunu gizleyerek ya da yansıtarak ikincisi ise özrü mazeret kılarak ödünlemiş olmaktadır. Eğer bu mağlubiyete takdiri ilahi deseler ya da futbol tanrısının istencine dayasalar bu sefer de işi meta bir pozisyona ihale etmişler ve gaybî unsurları göreve çağırmış olurlar! “Şans yanımızda değildi” cümlesi de dış etkenlerin sonuca tesirini kastederse anlamlıdır; hesapta olmayan sebepler bazen sonucu engeller işi tersi yöne sevkedebilir ama bu da anlık bir durumdur; kazara başarı olmadığı gibi şansa başarısızlık da yoktur! Elim olayların akabinde yetkililerin sıkça belirttiği; “gerekenler yapılacak” “her şey kontrol altında” “sorumlular er geç hesap verecek” gibi beylik cümleler de bu kümeye eklenebilir. Evrensel günah keçisi şeytan ile işbirlikçisi (nefs) de unutulmamalı; şeytana uymak ya da nefse hakim olamamak da her zaman favoridir! Kamusal bir günahtan sırf tevbe ile arınmaya çalışan kişi de aslında fail olmaktan kaçmakta ve nihayetinde kendisini kandırmaktadır. Ortada hakiki pişmanlık, samimi özeleştiri, telafi etme ve bedel ödeme iradesi ile uyumlu bir süreç yönetimi yoksa, tüm bunlar; olanları kamufle etme, bastırma, çarpıtma, yansıtma ve ödünleme dışında bir anlama gelemez ve “gerçek” her zaman kaybeder!
Nitekim dinin öncelikli amacı şirk günahını defetmek için evrende gerçek öznenin ve asıl failin kim olduğunu hatırlatmak ve akılda tutulmasını sağlamaktır. Kur’ân’da zerreden kürreye her şeyin hükümdarı Allah, otoritede eşsiz, fail ve muhtâr kimliğiyle benzersizdir. Ayetlerde doğa ve insanın işlevi ile yükümlü tutuldukları alanlar bir belirsizliğe sevketmeyecek kadar ortadadır. Allah ve insan arasındaki varlık bağı (teklîf) hem yükleyen hem de muhatap açısından açık ve seçik vaz edilmiştir; fail de bellidir mefûl de. Nitekim fıtratla ilgili meşhur ayette insanın zürriyetinden bir söz/misak alma gerekçesi olarak, inkârcıların ileride “Biz bundan habersizdik” diyerek cehalete bahane bulmamaları gösterilmiştir (el-A‘râf, 7/172). İslam düşünce geleneğinin önemli parçası olan itikadi-kelami metinler de farklı açıdan özneyi tespite çalışan bir literatür oluşturmuştur. Bu disiplinde insanın esas özelliği mükellefiyeti ve bu sebeple özgürlüğünü kullanmak mecburiyetidir. Cebrî bir lütuf olarak insana yüklenen metafizik sorumluluk ondaki ihtiyârı önceler; yükümlülük özgürlüğü icap ettirir, tersi değil. İnanç konularını belli ilkeler etrafında ispatlayan eserlerin tüm bölümleri dolaylı ya da doğrudan özneyi belirginleştirmeye çalışır.
Bu çerçevede ilk zuhur eden inanç krizi de günâh merkezinde oluşmuş ve bu olgu yeni bir insan-fâil (fâsık) tipi çıkarmıştır. Kader inancı da temelde fiillerin gerçekte kime nispet edileceğiyle alakalıdır. İnsanı fiilin mahalli konumuna indiren determinist pozisyon, fâilliği ve ahlâkı öldürdüğü, kötülük dahil tüm işi Allah’a atfedip özneyi saptırdığı için eleştirilmiştir. Kesb teorisinde de esasında etki yönü farklı olsa da biri yaratıcı diğeri de yapıcı iki fail vardır. Mutlak özne yüce olan yaratıcı evrendeki olayları emâneti yüklenen ve halife tayin edilen insana yüklemiştir. İtikadî metinlerin nübüvvet bahisleri ise zâtı ve çevresi üzerinde etkili olması beklenen mükellefin ilahi bildirimi (vahiy) idrak edip hayata tatbiki yönünde bir belirleme ve model alma ihtiyacını karşılar. Ahiret inancı da esas adaletin tahakkuk edeceği ötede,bedele/hesaba uygun bir yaşamı ve tüm riskleri ile birlikte alınacak sorumluluğu izaha çalışır. Tabiat bahislerinde de insan eylemi ile doğanın hareketi arasındaki ontolojik fark ayrıştırılmaya ve insanın doğayla bağı kurulmaya çabalanır. Bu amaçla eylemler en başta zorunlu ve seçimli diye ayrılmış, kalbin atışı ve yaprağın düşüşü gibi hareketler; şirk, küfür ve nifak gibi teklîfî eylemlerden temyiz edilmiştir. Tevlîd de insanın sebebiyet verdiği ve dış dünyada vukuu bulan olaylarla arasındaki nedensellik ilişkisini kurmaya çalışır. Tüm bunlar müminin tam bir özne olarak varlığın başı, ortası ve sonunu bilmesini, güç ve iradesini buna uygun kullanmasını sağlar.
Mükellefiyet ağır ve meşakkatli bir yüktür; muğlak ifadeler, edilgen cümleler, genel tanımlar, belirsiz işaretler, meçhul failler ve sahipsiz mef’ûller bazen yaşamda nefes aldıran sığınaklardır. Hayatın berrak bir su gibi gerçeği yansıttığı anlarda değilse de karmaşık, müphem ve kararsız hallerde mazeretler işi kolaylaştırabilir. Ancak bu hâli ahlâka dönüştürmek âmil olmanın önüne set çekeceği için bir inanç sorunu olma imkanı da taşır. Oysa ki içinde olduğumuz takımın gerçekten kazanmaya ihtiyacı var, bunun yolu da gerçekleri karartmak, suçu kadere atmak, hedefleri çarpıtmak, özgürlükten kaçmak, faili bulanıklaştırmak ve özneyi saptırmak değil, tüm bunları aşacak biçimde “benim” demekten geçer. Bu uğurda mefûl değil de fail olmak ise şartların elverdiği ölçüde insanın varlık amacını Âmentü (inandı-m) duasındaki ben zamirinin gereği olan şuuru kazanmasıyla olabilir. Zira ne amaçla olursa olsun “özneyi bulanıklaştırmak gerçekliği de bulanıklaştırmaktır.”





