Dört Aydın, Dört Zihin: Firari, Mumya, Memur, Sivil (1)

3
151

Münevver düşünceyle, okumayla ve yazmayla ilgili adamdır. Bu faaliyetleriyle beraber aydınlanır ve aydınlatır.  Kadim zamanlarda münevver, çoğunlukla edip tipiyle ortaya çıkar. Nitekim Osmanlı modernleşmesinde münevverlerimiz çoğunlukla edip yönü olan insanlardır, hatta ediplerdir. Namık Kemal, Şinasi, Mehmet Âkif, Muallim Naci… Hepsi de şairdir. Moderniteyle ortaya çıkan matbuat kültürü, bu ediplerimizi artık münevver yapar. Münevver, moderniteyle beraber daha görünür hale gelen bir toplumsal tiptir.

Aydın, mekteplerden yetişir, gazete ve mecmualarda boy gösterir. Efkâr-ı Umumiye, yani kamuoyu oluşumunda en önemli aktördür. Toplumsal ve siyasal gidişata karşı toplumu bilinçli hale getirmeye çalışır. Sabri Ülgener’e göre halkı ateşleyerek etkileyen kişidir. Toplum da siyasetle daha ilgili hale gelir. Modernleşmeyle gelen düşünceler, bilimsel ve teknolojik yenilikler aydınların diliyle popüler bir şekilde halka aktarılır.

Modernleşmeyle beraber farklı aydın tipleri doğar. İslamcı aydın, Türkçü aydın, Batıcı aydın. Ya da statükocu aydın, muhalif aydın. Pozitivist aydın, gelenekçi aydın. İlerici aydın, gerici aydın. Siyasal tartışmalar ve düşünce akımlarıyla beraber birçok aydın tipi zuhur eder. Fakat bugün bütünsel bir şekilde bakınca genel olarak dört aydın tipinden bahsetmek mümkün.

Firari Aydın

Firari aydın, ülkemizde modernleşme ile beraber ortaya çıktı. Yakup Kadri’nin Sürgün romanı bu aydını anlatır. Ülkesini, toplumunu, inancını ve hatta kendisini beğenmeyen bir kişiliktir. Yaşadığı sosyolojik dünyasından da ontolojik dünyasından da bunalır. Mahallesine, camiasına ve ülkesine karşı huzursuz hale gelir. Mutsuz, bedbin, hiçbir şeyden hoşnut olmayan bir karaktere sahiptir. Cemil Meriç, bu aydını mustağrip diye adlandırır.

Firari aydın, önce mahallesinden kopar, sonra camiasından ve en son da toplumundan. Derin bir sosyolojik kopuş ve yalnızlaşma halini yaşar. Nefret, huzursuzluk ve sevgisizlik içinde süren bir firarîlik… Firar ettiği dünya onun için bir ütopyadır. Geride bıraktığı ise bir cehennem. Firar ettiği mahallenin, camianın ve toplumun dinine karşı sinik olur; septik ve ironik tepkiler içine girer. Yukarıdan bakan, küçümseyen ve nihilist hallerle deizm ve ateizme bile yuvarlanabilir. İlahiyat müktesebatından gelir, ama dinden çıkar. Deist veya ateist olur. İçinden geldiği sosyolojiyi kritik eder, inkâr eder, aşağılar. Ama içine yerleşmeye çalıştığı dünyanın entelektüel varlığına karşı ise itaatkâr ve teslimiyetçidir. Mesela muhafazakâr mahalleden firar edip İslâm’ı bütün septik düşüncelerle eleştirirken içine yerleştiği seküler dünyanın egemen figürlerine ise itaate çağırır. Atatürk’e methiyeler ve hatta Atatürk’e rağmen ona yarı Tanrısal insan imgelemeleri ile kutsallıklar atfeder. İlkesel anlamda eleştirel değildir. Yerleşeceği yeni toplumsal çevrede kabul için onların değerlerine ve kültlerine teslim olur. Hatta bununla da kalmaz, terk ettiği çevreyi de bu teslimiyete çağırır.

Firari aydın Batıcıdır. Batı’ya hayrandır, onunla aşk temelinde ilişki kurar. Sevgilisinin elbiseleriyle sevişmesi gibi Batı’nın zamanları, mekanları ve ilişkileriyle de sevişir. Paris, New York, Londra ona yön ve ufuk veren şehirlerdir. Mısır Çarşısı’nın kahve kokusundan nefret eder. Parfüm sever. İçinde doğduğu coğrafya, mekân ve zamana karşı yabancıdır. Bu nedenle bütün Ortadoğu erkeklerine “pislik” der.

Firari aydın, sadece içinde yaşadığı sosyolojiden kopmakla kalmaz. Aynı zamanda entelektüel ve ontolojik varlık dünyasından da kopar. Zihni, Batıcı ve modernist bir bağlama yerleşiktir. Modern bilimleri, birer kutsal kitap olarak algılar. Bu nedenle onlarla kendi bilgi dünyasını sorgular. Şeyhliği, tasavvufu kalkıp “beş bin yıllık totem” olarak değerlendirir. Mevlüt’ü ret eder. “Kahrolsun şeriat” diyerek dine saldırır. Self-oryantalist bilinçle kendi kültür ve düşünce dünyasına bakar.

Firari aydın firari ettiği yere hizmet eder çoğunlukla. Muhafazakâr mahalleden sekülerci (sekülarizm/sekülarist) mahalleye gitmiş ise dindarların çarpıklıklarını, geri kalmışlıklarını, köylülüklerini, akıldan yoksunluklarını anlatırlar. Sekülerlere yaranmak için geldikleri yere ihanet havasıyla konuşur ve hareket ederler. Benzer tutum Türkiye’den Batıya firari olunca da nükseder. Bu defa Türkiye tamamen kadın, Kürt, İslamcı, Alevi vs ile geri kalmışlığın, dinciliğin ve fanatizmin dünyası olarak yorumlanır. Ülkesinden firari düşen, ülkesinden öç alırcasına bilginin peşinde koşar. Firari aydın, hiçbir zaman kendisi olmaz. Koptuğu ve yerleşmeye çalıştığı iki düşünce dünyası arasında salınıp durur. Köklerinden olmuştur, kök de salamaz.

Firari aydının trajedisi, sosyolojik dünyasında nefes alamaz hale gelmesidir. Dogmaların hücumu ve mumya zihnin kuşatmalarıyla kendini hapiste hissetmesi. Elbette Türk toplumunda zaman zaman bu gerçeklik de yaşanmıyor değil. Aydınlanmayı, alev sanarak onu söndürmek için hevesli olan nice insan var. Mumya düşüncelerle her yeniliği sapıklık gören nice çevreler var. Mahalle ve camianın tamamen mumya zihinle kuşatıldığı ve fanatizmle boyandığı durumlarda firari aydın psikolojisi de oluşmaya başlar.

Mumya Aydın

Mumya, bir dondurma tarzıdır. Hayatın, canlılığın kendisinden çekildiği durumdur. Bergson’un “vitality” dediği, yaşama atılımın yok olmasıdır. Mumya zihinde hayat atılımı yoktur, beden ruhsuz, düşüncesiz, enerjisiz ve hayatsızdır. Mumya aydın da mumya zihne sahip olan aydın tipidir. Düşünmez, değişmeyi algılamaz, aklını kullanmaz. Sadece inanır, rivayetçidir. Tarihte oluşan kimi âlimlerin görüşlerini mutlak olarak benimser. Onlarla benliğini kurar, onlarla dünyayı ve toplumu yorumlar. Zihni çeşitli kalıp yargılar ve inançlarla mumyalanmıştır. Bu nedenle dogmatiktir. Deneyimleme, olgularla karşılaştırma ve test etme, şüphe etme tutumlarından tamamen uzaktır.

Mumya aydın, bütün yeniliklere kapalıdır. Modern dünya onun için yoktur. Onu çarpıtır, görmezlikten gelir, ret eder, tekfir eder. Adeta şeklen ve zihnen eski çağlarda yaşar. Çok güçlü inanç duygularıyla nesnel dünyayı bambaşka biçimde algılar. Gerektiğinde çarpıtır. Çünkü dogmaları mutlaktır, doğrudur, hakikattir. Olguları ve nesnel dünyayı anlamak yerine onu dogmalarıyla uyumlu yapmak için bol bol çarpıtmaya ihtiyaç duyar. Bundan dolayı içinde yaşadığı çağdaş dünya, ilişkiler ve düşüncelerle etkileşimi girmez. Onları anlama gayretine girmez. Örneğin demokrasiyi tanımadan ve anlamadan ona küfür, Batı icadı vs der.

Mumya zihin, dini açıdan mezhepçidir. Mezhep ile normal ilişki kurmanın ötesinde mezhebi dinle eşitler ve onun mezhebinde olmayanı da din dışı bırakır. Ehli sünnetli değil, ehli sünnetçidir. Dini sakal, sarık ve cübbeden müteşekkil görür. Bundan dolayı da dinin de düşüncenin de anlam dünyasından habersizdir. Din, zahiri algılandığı gibi düşünce de zahiri algılanır. Mesela Mehmet Âkif’in naz makamında ifade ettiği cümlelerden yola çıkarak onu taşlar.

Mumya aydın, gelenekçidir. Bütün doğruların modern öncesi tarihsel dönemde yer aldığına inanır. Yaşadığımız zamanı da bu tarihsel dönemin gölgesinde açıklar. Tarih içinde oluşan geleneksel kişilere, görüşlere ve yaklaşımlara kutsallık atfeder. Onları eleştirmez, sadece daha iyi açıklamaya çalışır. Ezbere, kalıba, şemaya, soyluluğa önem verir. Batıcı aydının karşı versiyonudur. Batıcı aydın da modernisttir. Modernliği kutsallaştırır. Mumya aydın da geleneği. Bu nedenle ikisi de birbirinden nefret eder. Aynı ülkede yaşarlar, fakat zihinleri iki ayrı gezegendir.

Kemalizm, mumya aydın tipini üretir. Sekülarizm, yani din yerine geçerek dinleşen laiklik kültürü mumya zihniyeti besler. Nitekim Atatürk, bu aydınların söylemlerinde kutsal bir külte dönüşür. Bütün Türkiye anlatısı bir şahıs etrafında dogmalar ve ritüellerle donatılır. Millî Mücadele, modernleşme, kalkınma, giyim kuşam gibi gelişmeler yarı Tanrı haline getirilen kişi ile tanımlanır. Ülkenin varlığı ve yokluğu yarı Tanrı fikirle açıklanır. Düşünce bastırılır. Sadece inanç ve buna uygun davranma vardır. Sonuçta mumya aydın, hem dinsel kesimde hem de seküler kesimde görülen bir olgudur.

Batıcı aydın da pozitivizme teslim olunca mumya zihinle birleşir. İki yüzyıl önce, ileri sürülen pozitivizmin bilim ideolojisini dogma olarak benimser. Bununla örtüşmeyen düşünceleri gerici diye damgalar. Bilim ideolojisini, bilim diye pazarlar. Materyalizm için de bunu yapar. Beşir Fuat, Madde ve Kuvvet’in materyalist-pozitivist dogmaları ile yanıp tutuşur ve intihara kadar gider. Marx’ın metinleri birer kutsal metin gibi Batıcı aydınları yıllarca besledi. Zihinlerini mumyaya çevirdi. Komünist Manifesto, İncil misali yoksulların müjdesi diye ceplerde taşındı. Marksizm, bilim diye okundu. Batı’nın pozitivist kehanetleri yerini sol kehanetlere bıraktı.

Mumya aydın, hakikati sadece kitaplarda ve rivayetlerde arar. İçinde yaşadığı topluma, pratiğe, ilişkilere, doğaya vs bakmaz. Toplumu anlamak için bile kütüphaneye ve kitaplara koşar. Toplumu, kitaplardaki topluma uydurmaya çalışır. Aralarında etkileşim aramaz. Varlığın yine varlıkta aranması diye bir derdi yoktur. Bu nedenle varlığın pratiğine yabancılaşır. Felsefeciler varlığa karşı ne kadar şüpheci ise bunlar da o kadar inançlılar.

3 YORUMLAR

  1. Kıymetli Hocam tam bir manifesto niteliğinde bir yazı olmuş. Aydın tipolojisinin farklı versiyonlarının psikanalizini yapmışsınız. Zihninize sağlık.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz