Kur’ân, iniş yöntemi bakımından insana dikte edilmiş hazır bir fikirler manzumesi değildir. Önceden planlanmış ideolojik bir proje, düşünsel bir sistem veya toplum mühendisliği tasarısı olarak ortaya çıkmamıştır. Aksine, hayatın akışı içinde doğan ihtiyaçlara cevap veren bir öğreti olarak peyderpey nazil olmuştur. Hayatla birlikte yürüyen, onu yönlendiren ve dönüştüren bir rehber olarak tamamlanmıştır.
Kur’ân, hayat devam ederken kimi zaman yanlışları düzelterek, kimi zaman yön göstererek, kimi zaman da karşı çıkarak ortaya çıkmıştır. Bu yönüyle, hayatı yaşanırken okuyan, yorumlayan ve insanı bu süreçte eğitip geliştiren bir öğretidir. İnsanın Yaratıcı ile bağını, doğa ile ilişkisini ve insanlar arası münasebetlerini ele alarak doğru, iyi ve maslahatlı olana odaklanmıştır. Böylece indiği dönemin insanını, onun ihtiyaçlarını ve sahip olduğu kültürel arka planı dikkate almış; bunları aşamalı bir şekilde ıslah edip dönüştürmüştür. Bunu başarmasında önemli bir rol alan onun dayandığı örf ve ma’aruf ilkesidir. Bu iki kelime Kur’ân’da aynı kavramsal anlamda kullanılmıştır. Başlıkta ikisini bir arada zikretmemizin nedeni, örfün gelenek ve adet olarak şöhret bulan anlamıyla Kur’ân’da kullanılmadığına işaret etmektir. Kur’ân’da ma’aruf otuz dokuz, örf ise iki yerde geçmektedir.
Ma‘rûf, sözlükte “bilinen, tanınan şey” anlamına gelir. Türkçeye geçmiş olan irfan ve ârif kelimeleri de aynı kökten türemiştir. İbn Manzûr (ö. 711/1311), ma‘rûfu “insanın faydalı bulduğu, hoşlandığı ve memnun olduğu şey; münkerin zıddı” olarak tanımlar. Râgıb el-İsfahânî ( ö.V./XI)) ise “ma‘rûf, akıl ve şeriatın iyi olarak nitelendirdiği fiillerin ismidir; münker de akıl ve şeriatın uygun görmediği, yadırgadığı şeydir” açıklamasını yapar.
Ma’ruf, bütün insanlar için hayırlı olandır
İnsan, fıtratı gereği tanıdığı ve bildiği şeylere yakınlık duyar. Bu sebeple Araplar, ma‘rûf kavramını “insanın aşina olduğu, nefsin hoşnut kaldığı ve razı olduğu şey” olarak anlamışlardır. Kur’ân’da da bu kelime çoğunlukla bu anlam çerçevesinde kullanılır. Nitekim on iki farklı ayette eşler arasındaki ilişkilerde ve boşanma hallerinde kadına ma‘rûf ile muamele edilmesi emredilmektedir. Ayrıca anne babaya, akrabaya ve yetimlere karşı davranışlarda da ma‘rûf esas alınmıştır. Hukuki bir mesele olarak, öldürülen bir kişi için ödenecek diyet konusunda da Kur’ân ma‘rûfu emretmektedir. Genel olarak Kur’ân’da bu kelime “herkesin kabul edeceği faydalı, ıslah edici ve hayırlı” işler için kullanılmaktadır.
Buna karşılık münker, ma‘rûfun zıddıdır. Sözlükte “bilinmeyen, yabancı olunan, hoş karşılanmayan” anlamlarına gelir ve “bilgisizlik, cehalet” anlamındaki nükr kökünden türemiştir. İnsan, fıtratı gereği hoşlanmadığı şeyi kabul etmemeye meylettiği için Türkçeye de geçmiş bir başka türevi de “inkâr” kelimesidir. Arap dilinde münker, “insanın hoşlanmadığı, kerih gördüğü, kabul etmediği ve razı olmadığı şey” olarak tanımlanmıştır. Kur’ân’da ise bu kavram, genellikle “herkesin kabul etmeyeceği kadar batıl, ifsad edici ve zararlı” işler için kullanılmaktadır.
Ma‘rûf, İslam hukukunda örf kavramı altında gelenek ve adet anlamında yer bulmuştur. İslam hukukçuları, Kur’ân’daki bazı uygulamalardan hareketle örfü, gelenek ve adet manasında şer‘î hükümlerin bir kaynağı olarak değerlendirmiştir. Bu sebeple fıkıh usulünde örfe dair özel bir başlık açılmıştır. Kur’ân ve Sünnet’e aykırı olmamak kaydıyla, toplumların örf ve adetlerine dayanarak çeşitli konularda hükümler verilmiştir. Mecelle’de yer alan “Âdet muhakkemdir” (âdet, hakem sayılır) ve “Örf ile tayin, nass ile tayin gibidir” kaideleri de fıkıh usulünden çıkarılan temel ilkelere dayanmaktadır.
Kur’ân’da örf ve âdetlerin doğrudan ahkâma delil teşkil edebileceğine dair açık bir ifade yer almaz. Zira Kur’ân’da geçen örf ve ma‘rûf kavramları, gelenek veya âdet anlamında kullanılmamıştır. Bununla birlikte, pratik uygulamalardan hareketle Kur’ân’ın indiği toplumun mevcut geleneklerini dikkate aldığını söylemek mümkündür. Nitekim aile hukuku, ceza hukuku ve ticaret hukuku gibi alanlardaki birçok hüküm, cahiliye döneminde de bilinen konulardır.
El kesme, recm, dövme, sürgün, celde ve kısas gibi cezalar İslâm’dan önce Arap toplumunda mevcuttu. Kur’ân bu cezaları kabul etmiş, fakat çeşitli yönleriyle ıslah etmiştir. Örneğin cahiliye toplumunda güçlü kabile mensupları bu cezalardan muaf tutulurken, Kur’ân bu ayrıcalığı kaldırmıştır. Yine kısas cezası sadece katile değil, maktulün yakınlarına da uygulanabiliyordu; Kur’ân ise bu hükmü yalnızca katille sınırlandırmıştır.
İbadetler de cahiliye Arapları arasında biliniyordu. Onlar namaz kılar, oruç tutar, infak için mallarından belirli bir miktar ayırır ve hac yaparlardı. Ancak ibadetlerine şirk unsurları karıştırarak putları da buna dahil ederlerdi. Kur’ân, bu bilinen ibadetleri yeniden düzenlemiş, şirk unsurlarını ortadan kaldırarak ibadetleri yalnızca Allah’a has kılmıştır. Nitekim Maûn sûresi, onların namaz anlayışını eleştiren bir pasaj içermektedir.
Benzer şekilde aile hukukunda da cahiliye döneminden kalan birçok uygulama bulunmaktaydı. Mehir, üç talakla boşanma, zıhar, îlâ ve hul‘ gibi yöntemler biliniyor ve uygulanıyordu. Kur’ân bu uygulamaları tamamen kaldırmamış, bazılarını yeniden düzenlemiştir. Örneğin zıhar yapan kimseye kefaret getirilmiş, mehir babaya değil doğrudan kadına verilmiş, çok eşlilik ise dört kadınla sınırlandırılmıştır.
Neticede Şâfiî fakihi Kaffâl’ın (ö. 365/976) ifade ettiği gibi, ‘ahkâmın büyük bir bölümü -bazı istisnai durumlar dışında- mevcut toplumsal uygulamalar üzerine bina edilmiştir. Ahkamın çoğu kendilerine peygamber gönderilen Araplarda mevcut olan şey üzere olmuştur.’ Fakat bu hükümler, Kur’ân tarafından düzenlenmiş, ıslah edilmiş ve adalet ölçüleri çerçevesinde yeniden şekillendirilmiştir.
Ma’ruf, toplumsal konsensüsün üst değeri
Kur’ân’da ma’ruf kavramı, temel bir referans ilkesi olarak karşımıza çıkar. Kur’ân, adet ve gelenekleri bu ilke doğrultusunda değerlendirmiştir. Ancak ma’rufu yalnızca “adet” ya da “gelenek” anlamında görmek doğru değildir. Çünkü Kur’ân, toplumun bütün geleneklerini onaylamamış; sadece insanlara zorluk çıkarmayan, huzur ve adalet sağlayan unsurları ma’ruf ilkesi çerçevesinde kabul etmiştir.
Dolayısıyla ma’ruf, toplumsal uzlaşıyı da içine alan bir üst değer olarak anlaşılmalıdır. Bu değer, toplumun sosyolojisini gözeten sosyal ve siyasal bir yöntem işlevi görmektedir. Bu sebeple, Kur’ân’ın indiği dönemde ma’ruf ilkesine dayalı olarak ortaya çıkan ahkamı, dinin değişmez özü şeklinde değil; Kur’ân’ın izlediği yöntem olarak değerlendirmek gerekir.
Bilindiği üzere toplumlar tarihsel süreç içerisinde sürekli değişim ve dönüşüm yaşamaktadır. Bugünün şartları, Kur’ân’ın indiği dönemden oldukça farklıdır. Aile hukuku, ceza hukuku ve ticaret hukuku gibi alanlardaki hükümler tarih boyunca değişime uğramıştır. Bu nedenle bu hükümleri, ma’ruf ilkesine uygun şekilde; yani insanlara güçlük çıkarmayan, toplumun huzurunu, adaletini ve rızasını gözeten bir yaklaşımla yeniden düzenlemek, Kur’ân’a aykırı değil; tam aksine Kur’ân’ın yöntemine uygun bir tutumdur. Allah, gönderdiği kitap aracılığıyla bu yöntemi indiği toplumda uyguladıysa, her dönemin kendi ihtiyaçlarına göre toplumsal bir uzlaşı oluşturması da mümkündür.
Kur’ân’ın indiği dönemdeki hükümleri her çağda olduğu gibi uygulamak, insanları zora sokan taklitçi bir anlayışa yol açar. “Biz bu Kur’ân’ı sana güçlük çekesin diye indirmedik.” (Taha 20/2) “Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez” (Bakara 2/185) ayetleri, Kur’ân’ın kolaylaştırıcı amaç taşıdığını gösterir. Kur’ân’a iman, onu örnek almakla mümkündür. Örnek almak, taklit etmekten farklıdır; çünkü örnek almak, Kur’ân’ın yolunu ve yöntemini benimsemek demektir. Onun yöntemi ahkamı dikte eden bir yöntem değil toplumla yürüyen ve hayatın gerçeklerini yorumlayan bir yöntemdir. Bunu indiği dönemde göstermiştir.






Bu tez gerçekten çok başarılı. Kur’ân’ın, hayatın içinde ve insanın ihtiyaçlarına göre peyderpey indiğini çok güzel açıklıyor. Ma‘rûf ilkesini ön plana çıkarması, Kur’ân’ın sadece geçmişi anlatmakla kalmayıp, bugüne de yol gösterdiğini göstermesi çalışmayı daha da değerli kılıyor. Cahiliye döneminden devralınan uygulamaların adalet ve insanları rahatlatacak şekilde yeniden düzenlenmiş olması çok öğretici. Metin sade, anlaşılır ve okurken hem öğreniyorsunuz hem de Kur’ân’ın yöntemini rahatça görebiliyorsunuz. Kısacası, hem özgün hem de keyifli bir çalışma olmuş.
Beğendiğinize sevindim, teşekkürler
Kuran’da geçen bu iki kavrama dönük tez çaişmanız oldukça ufuk açıcı. Aynı zamanda Kuran’a yaklaşımla ilgili bir yöntemde sunmakta.. kaleminize , yüreğinize sağlık
Çok bilgilendirici bir makale olmuş farklı bir bakış açısı kazandırdı 👏
Balık yemeyi değil de balık tutmayı öğreten bir yaklaşım ile kaleme alınmış olan bu eserde, özgünlük ve bütünsel değerlendirme ön planda tutulmuş. Emeğinize sağlık.
Sadece Kur’an’ın yüzeysel metnine bağlı kalmadan, süreç içerisinde o zamanın toplumununda yaşam biçimini işin içine katarak meselenin iç yüzünün anlaşılması bakımından ele alınmış çok güzel bir makale.
Teşvik edici yorumunuz için teşekkürler
Elinize sağlık çok derin bir yazı olmuş
Teveccühünüz teşekkürler
Gerçekten çok başarılı bir yazı olmuş, kaleminize sağlık hocam. Bu faydalı çalışmalarınızın devamını dilerim başarılar.
“Mâûn Sûresi” adlı kitabınızın bir kısmını özetler nitelikte bir yazı olmuş. Çağdaşlığın İslam ile bir çelişki oluşturmadığını ve aslında desteklediğini aynı zamanda bütün zamanlara indirilmiş bir din olduğunu çok güzel açıklamışsınız. Keşke herkes sizi okuyup öyle anlasa. Emeğinize sağlık.
Çok beğendim çok güzel anlatılmış emeğinize sağlık hem anlaşılır hem derin çok başarılı👏🏻👏🏻
Kaleme aldığınız her satırda ilim var, hikmet var, samimiyet var.
Okuyan gönüllere dokunan, düşünmeye ve tefekküre sevk eden bu kıymetli yazınız için Allah razı olsun hocam.
Rabbim kaleminizi hak ve hayırdan ayırmasın, ilminizi bereketlendirsin
Kur’ân’ın ma‘rûf ilkesini hayatla birlikte şekillenen, toplumun iyiyi tanıma kapasitesine hitap eden bir rehber olarak yorumluyorsunuz. Günümüzde kültürler arası değer farklılıklarının çok arttığı bir dünyada, ma‘rûfun evrensel bir ahlâk ölçüsü olarak mı yoksa bağlama göre değişen toplumsal bir ilke olarak mı anlaşılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
“Kur’ân’ın Temel İlkesi Olarak Örf ve Ma’ruf” başlıklı makale, İslam düşüncesinde örf ve ma’ruf kavramlarını derinlikli bir bakış açısıyla ele alarak hem klasik birikimi hem de çağdaş yorumu ustalıkla buluşturan, ilmi değeri yüksek ve ufuk açıcı bir çalışmadır. Ben çok yararlı buldum.