Dünyada bir süredir yükselişe devam eden ve gün geçtikçe kendini tahkim eden popülist-aşırı sağ siyasete karşı New York’tan gelen karşı cevap bir süredir kamuoyunda ve entelektüel tartışmalarda önemli bir yer ediyor. Zohran Kwame Mamdani; 33 yaşında, New York Eyaleti Temsilciler Meclisi üyesi, demokratik sosyalist, Uganda doğumlu 7 yaşında ailesi ile birlikte Birleşik Devletler’e taşınmış ve şimdi de New York’un müstakbel belediye başkanı. Mamdani, New York gibi Demokratların kalesi olan eyalette Demokrat Parti’nin adayı olarak önümüzdeki Kasım seçimlerinin ardından eyaletin yeni belediye başkanı olacak. Onun en önemli özelliği ise hemen her yazıda sıkça vurgulanan Müslüman kimliği. 7 Ekim’den itibaren İsrail’in Gazze’de taş üstünde taş bırakmayan soykırım politikası dünyada sol-ilerici çevrelerce Gazze’nin küresel anti-emperyalizmin sembolü haline gelmesine yol açtı. Bu bağlamda Mamdani’nin İsrali’in bir apartheid devleti olarak Gazze’de soykırım yaptığını beyan etmesi ve Netenyahu’nun New York’a gelmesi halinde tutuklayacağını söylemesi bahse konu sol-ilerici hatta Türkiye’de kısmen islamcı çevreler tarafından onun, küresel aşırı sağa karşı halkın sesi olarak konumlanmasını sağladı. Bu yazıdaki amacım sizlere Mamdani’yi tanıtmak değil çünkü bu konuda çok fazla yazı var. Mamdani’yi bir vaka olarak ele alıp onun üzerinden, İslamcılığı, post-kolonyalizmi ve Gazze üzerinden bir tartışma açacağım. 

Filistin meselesi belki de en temel insan hakkı olan ölüm ile yaşam üzerine verilen kavganın günümüzdeki en önemli örneği, belki de varolan tek gerçek siyasal mücadele. En basit haliyle Gazze’de savaşın bir tarafında Hamas diğer tarafında da İsrail Devleti ve Başbakan Benjamin Netenyahu var. Hamas’ın yanında, kimisi İslamcı kimisi de sosyalist olmak üzere pek çok silahlı örgüt bulunuyor. Netenyahu ise arkasındaki başta en büyük müttefiki ABD olmak üzere Batılı ülkeler ile hareket ediyor. Bu noktada Hamas kısmı bizim konumuzla daha ilgili olduğu için merceği oraya tutmak istiyorum. Hamas, Gazze Şeridini tek başına yöneten bir parti ve direniş örgütü. Birinci İntifada sonrasında (1987) İhvan-ı Müslimîn’in Filistin kolu olarak kuruldu. Hamas’ın bölgedeki önemli bir rakibi ise Batı Şeria’yı yöneten El-Fetih. Bu iki örgüt aslında hem bölgedeki iki farklı anlayışı hem de küresel anlamda Gazze’ye olan bakışın iki farklı perspektifini yansıtıyor. El-Fetih, Yaser Arafat’ın önderliğinde 1959 yılında kurulmuş olan ve temel ilke olarak Arap Milliyetçiliğini benimsemiş, genel olarak laik ve Batı ile uyumlu politikalar uygulayan bir parti iken Hamas; Fetih’in İsrail’in varlığını tanıyan ve iki devletli çözüm isteyen politikalarına karşı durup; tek, bağımsız ve İslamî bir Filistin kurmak istemekte. Bu ön bilgileri vermek zorundayım çünkü Mamdani vakası ve anti-emperyalist siyaset ile Fetih-Hamas gerilimi arasında benzer bir korelasyon olduğunu düşünüyorum. Bunun da temeli küresel emperyalizme karşı varlık mücadelesi veren bir Filistin ile evrensel hakikatin İslam olduğu varsayımı ile bir İslamî hegemonya kurmak isteyen Filistin arasındaki çekişme. Bu mesele Gazze’de su yüzüne çıkmış gibi gözükse pek çok mikro vakada bu ayrışmayı görmek mümkün. 

Odağımızı yeniden New York’a çevirip Mamdani’nin politik aktör olarak eylemlerine ve vaatlerine odaklanalım. Mamdani’nin belediye başkan adayı olarak vaatlerini incelediğimizde karşımıza kent yoksullarının refahını ve yaşam standartlarını yükseltmeye dönük politikalar görüyoruz. Buna örnek olarak; ücretsiz otobüsler, kira yardımları, çocuk bakımı, belediye marketleri gibi sol-popülist/eşitlikçi siyaset ile bağlantılı vaatleri görüyoruz. Bu vaatler arasında Mamdani’nin Müslüman kimliği ile öne çıkan bir politikacı olarak şer’î hükümler konusunda herhangi bir vaatte bulunmadığını, hatta bu tür dini referanslara neredeyse hiç yer vermediğini görüyoruz. Özellikle geçtiğimiz Haziran ayında Mamdani’nin New York’ta Pride yürüyüşüne katılması ve Trans bayrağını taşıması da “New York’un Müslüman Başkanı” imajına dair soru işaretleri oluşturmaktadır. Bu bağlamda şu noktaya parmak basmak gerek: İslam evrensel hakikat iddiasıyla hegemonya kurmak isterken, post-kolonyal siyaset “ezilenler”i boş gösteren etrafında toplayarak kendi rölativist hegemonik düzenini inşa eder. Mamdani, İslamî düzeni değil, kesişimsel siyasetinin post-kolonyal hegemonyasını temsil ediyor. Onun politik ajandası, sosyalist değerler etrafında şekilleniyor: sınıf temelli adalet, kamusal hizmetlerin yaygınlaştırılması, ırksal eşitsizliklerle mücadele ve göçmen hakları. Bu vaatlerin tümü, onun içinde yer aldığı Demokratik Sosyalizm çizgisine uygun düşerken, İslamî referansların kamusal alanda bir iddia veya kurucu unsur olarak yer almadığını da açıkça ortaya koyuyor. Bu durum, Mamdani’nin siyasal varlığını değerlendirmek için bize önemli bir kriter sunuyor: Onun Müslümanlığı temsili ama kurucu değil. Müslüman kimliği, kamusal görünürlüğünün bir parçası ama siyasetinin yönünü belirleyen temel bir referans noktası değil. Bu açıdan Mamdani, Batı kamuoyunun “kabul edilebilir Müslüman” kalıbına oldukça uygun: kimliğini gizlemeyen ama inancını siyasal dile tercüme etmeyen; Müslüman olan ama İslam’ı siyaset yapma biçimi olarak kullanmayan bir aktör. Bu noktada bana gelmesi muhtemel bazı eleştirilere küçük bir pencere açmak istiyorum. Öncelikle; bu yazıda ele alınan “İslam”; sosyal bilimlerin konususu olan, yani tarihsel olarak Müslümanların pratik uygulamaları ile inşa ettikleri rölatif bir inanç sistemi olan İslam değil; ontolojik mutlaklığı olan evrensel bir ahlak, hukuk ve siyaset sistemi olarak kutsallık ihtiva eden bir din olarak ele alınmakta. Bu sebepten ötürü; vahiy, hadis, icmâ ve kıyas ile uyumsuz olan inanışların İslamiliğini sorgulayıp “heteredoks” olarak tanımlıyorum. Sosyolojinin “toplumsal inşa” anlayışı ile İslam’ın anlaşılmasının epistemolojik olarak problemli olduğunu çünkü İslam’ın Durkheim’in sacred/profane yani dinî ve din dışı ayrımı etrafında bakıldığında dinî bir hareket olduğunu ve son derece normatif bir “öz”e sahip olduğunu iddia ediyorum. 

Üzülerek söylemek istiyorum ki Mamdani, 2010’larda Obama döneminde New York Belediye Başkanı olsaydı çok daha anlamı olurdu çünkü onun uygulamak istediği siyasal paket, bugünün dünyasında gün geçtikçe anlamını yitiren bir düşünce ve pratik. Bunun en temel sebebi liberal demokrasinin küresel düzlemde erozyona uğraması ve alternatif epistemolojilerin -Mamdani örneğinde olduğu gibi- safi bir temsilin ötesine geçerek, küresel güç boşluklarından da faydalanarak, egemenlik tesis etmeye başlamış olması. El-Fetih ile benzetme yapmamın sebebi de aslında bu; Hamas gibi bölgesel aktörler liberal demokrasiye alternatif İslamî bir hegemonik düzen tesis etmek için mücadele veriyorlar ama Hamas’ı desteklediğini beyan eden sol-ilerici gruplar esasında bu mücadelelerin ve kayıpların küresel emperyalizmin çöküşü için bir fırsat olarak görüyorlar. Bu noktada önemli bir ayrım var: Cihatçı grupların mensupları “ilahî meşruiyete sahip” etik anlayışlara sahip özneler iken sol ilerici aktivist gruplar cihatçıların özneliğini yok sayarak adeta bir teleolojik beklenti ile sahadaki aktörler üzerinde bir tahakküm kuruyorlar. Bu kadar keskin ayrımlar yapmak elbette doğru değil her iki grup içinde farklı düşünen aktörler elbette var ama kurduğum anlatının büyük ölçüde sahada karşılığı olduğunu görebilirsiniz. 

Benim bu konudan hareketle vardığım bir soru var: Post-yapısalcılık/kolonyalizm teleolojik anlatıları reddettiği, toplumlara normatif lensler yerine rölativist lenslerden bakmaya başladığı, yerel anti-modern epistemolojilerin hakikat iddiasına saygı duyduğu ölçüde üzerinde durduğu zemini parçalayacaktır. Öyle ya da böyle modernitenin bu eleştirisi de son derece Batı merkezliydi. İddialı olmayacağım ama ben bu felsefi geleneğin pekala tepkisel olduğunu düşünüyorum. Bu tepkisellik sebebiyle bugün post-yapısalcı, subaltern literatürü ciddi anlamda düşüşe geçti ve bu figürler anti-popülizm şemsiyesi altında modernitenin güvenli limanına demirlediler. Yani şunu demek istiyorum; mülteci kampındaki Filistinliler ile polis şiddetine maruz kalıp gözaltına alınan queer’ler “ezilen halk” söylemi altında buluşabilir ama; kendi şeriat mahkemelerini kuran Hamas ile, hormon bloklayıcıları için belediye meclisinde lobi faaliyeti yürüten queer siyaset birbirini ontolojik olarak dışlayan iki kümedir ve bu iki özne “bir arada yaşayamaz”, o halde siyaset Schmitt’in dediği gibi “dost-düşman” ayrımına indirgenir. 

Sonuç olarak, Mamdani üzerinden açmaya çalıştığım bu tartışma üzerinden, seküler temsillerle İslâmî ontolojiler arasındaki gerilimi göstermenin yanı sıra postkolonyal – postyapısalcı düşüncenin normatif karar almaktan çekinen zeminini yitirdiği de iddia ediyorum. Postyapısalcı ve postkolonyal söylemlerin Batılı evrensel hakikat iddialarına karşı takındığı rölativist tavır, değişen dünya konjonktürünün etkisiyle, normatif bir tavırı zorunlu kılan bir noktaya varmak zorunda gözüküyor. Bugün siyasal mücadele, temsilin estetiğinden çok, ontolojinin hakikati üzerine kurulmaktadır. Dolayısıyla, ister Filistin’de şeriat mahkemesi kuran bir özne olsun, isterse hormonal müdahale talep eden queer yurttaş; siyaset, artık retoriğin değil varoluşsal ayrımın sahasıdır. Bu ayrımı kavramadan yapılacak her analiz, ya naif bir çoğulculuğa ya da kitlelerde etkili olamayan bir dayanışma mitine dönüşmeye mahkûmdur. 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz