Sanal Hedonizm Çağında Düşünmek

1
290

Modern hayattan uzaklaşarak bir göl kıyısında kulübe inşa eden yazar Thoreau, bunun sebebini açıklar: “amacım can sıkıntısına gazel yakmak değil; bir horoz gibi kuvvetle haykırmak istiyorum, komşularımı uyandırsam yeter.” Bir yazar için can sıkıntısına yol açsa da tabiat içinde olmak varoluşa dair bir tutarlılıktır. Ne var ki şehirden kaçmanın yeterli olmadığı bir vizüel çılgınlık var. Can sıkıntısını her mekânda regüle eden ekranlar, insanın düşünme yetisini örtmektedir. Bir avunma biçimi olarak sanal ağların aşırı kullanımı zihin dağınıklığı yönünde tehdit edici bir unsur. York Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada; gözün önünde duran (ekran) baskısından kurtulan zihnin, zaman yolculuğuna çıktığı, geniş düşünce dizileri oluşturduğu ve gelecekle ilgili hayaller kurduğu tespit edildi. Gözleri bağlayan avuntu nesneleri ise insan ontolojisinde değişime yol açarak daha sınırlı bir donanıma sürüklemektedir. 

Düşünme ile bakma arasında iki farklı yönden söz edebiliriz. İnsan görsel avuntularla örtülmediğinde bir manzaraya ya da bir motife bakarak, düşünme eylemi gerçekleştirebilir. Eğlendiren medyanın icadı ile görme duyusu bir başka mecraya evrildi. Ekranlar mobilize oldukça düşünme eylemi gerilemeye başladı. Düşüncelere dalıp gitmek, sabit bir noktaya bakarak hayaller kurmak, geçmişte olduğu gibi eleştirilen bir davranış olmaktan çıktı. Görme duyusu, sanal hedonizm çağından önce etrafı temaşa ettiğinde örneğin bir dağa, denize baktığında zihinle eşgüdümlü idi. Gözün aklı perdelediği sahneler olsa da aslında bugünkü sanal illüzyon düzeyinde değildi. Bugün için göz, hedonist içerikler sayesinde hipnoz aracı durumundadır. Dünyada bağımlılıktan öte küresel hipnotizmadan söz edebiliriz. 

Bir kitap okunduğunda birbirini takip eden sayfalarda, zihin satırlar arasında ilişkisel olarak tefekkür eder. Fakat göz ekranda birbirinden bağımsız içeriklerin akışı içinde zihinle uyum gösteremez. Bununla birlikte insan gözlerini gökyüzünü kaldırdığında saniyeler içinde metafizik boyutu yakalar. Görme yetisi dürtüleri aşarak kalbin tefekkür boyutuna bağlanır. Bu düşünme biçiminin mana eksenli olması için ayrıca bir “dileme” gereklidir. Eşyanın/her şeyin hakikatini bilmek talep edilmelidir. Bu talep deruni manalardan öte öncelikle eşyanın işlevini bilmektir. Bu da gözleri doğasına çevirmekle mümkün olacaktır. 

Gözün Arkasındaki Düşünce Duyusu 

Bir kuşu inceleyen kişi gözüyle görür ve aklıyla çıkarımlar yapar. Örneğin kuşun uçmasına yönelik vücut kıvrımları ve kanatlarının hafif tüylerle kaplı olması uçuşunu kolaylaşmasına yönelik olması üzerinde düşünür. Aklın ilişkisel bağ kurma yeteneği gözün gördüğü üzerinde düşünmesi ile gerçekleşir. İnsan göz duyusunun ana işlevi, gördüğü şeyin ete kemiğe bürünmüş maddi boyutunun ötesindeki anlam boyutudur. Gözün gördüğü şeyin ötesinde var olan ve gözünü kapadığında ortaya çıkan şeydir. Akıl, gözü bir yere odakladığında onunla ilgili bir sebep sonuca yöneldiği anlamına gelir. Schauphoner’ın verdiği örnekte olduğu gibi kumaşa işlenen nakışların görünen yüzünün arkasında karmakarışık bir tablo vardır. Ön yüzde gül figürünün işlenmesi için arka kısımda iğne, birçok noktaya ilmek atar. Göz görünen kısımla ilgilenir ve nakıştaki gül figürünün estetiğine hayran olur. İşte bunun gibi gözün gördüğü her hadisenin arkasında ilişkisel bir ağ vardır. Bunu fark edebilme becerisi akla aittir. Göz bakış emrini akıl yerine dürtülerden aldığında hedonist ilgilere yönelir. Birbirini takip eden ilgi çekici içerikler peş peşe gelir ve kişi gözünü odaktan ayırmaz. Zihnin bir içerik hakkında düşünmesine fırsat vermeden sadece ilgi üzerinden bir çekim gücü gerçekleşir. Bir bakıma duyu hapishanesi, dürtüler tarafından yönetilerek nesne- düşünce bağlamından önce, nesne- dürtü ilişkisi ile profan bir sürece girmektedir. Bilgisayarda çalışan birinin ikide bir medya uygulamalarına yönelmesi, dürtü eksenli bir ilgidir. Podcast ya da radyo ise göz duyusunu işlevsiz kıldığı için zihnin dikkati artar. Kulaktan zihne akış göz tarafından engellenmez. 

20. yüzyıla kadar eşyanın/her şeyin maddi-materyalist yönü bir de metafizik-manevi boyutu vardı. Ne var ki vizüel çağla birlikte madde ile mana görsel araçlarda yeni ve kompleks bir forma girdi. Ekran hegemonyası ile mana hilafına materyalin bütün boyutlarıyla gözlere boca edildiğini gözlemledik. Kutsal anlam taşısa bile, şov temalı sunumlar gerçekleşti. Bununla birlikte bir yandan haz endüstrisi damak tatlarını hızlı ve kolay ulaşılabilir kılarken, öte yandan zihinsel hazların sanal “beğenilme” zemininde ışık hızıyla ekranlara taşındığını gözlemledik. Zihnin bu paradigmadan çıkarak düşünce üretebilmesi oldukça zorlaştı. Artık zihinler olguların ve nesnelerin görünen yüzü ve boyutlarıyla ilgilenip nesnenin/eşyanın nedenselliğe indirgenme süreci ivme kazandı. Bu bir bakıma pozitivist görüşün netameli yönünü izale eden ve yaşanabilir yönü ile pekişen bir dünya görüşüne dönüşümüdür. Neo pozitivizm bu kez fikirde değil ama geçmişten daha yaygın olarak hayatta karşılık bulmaya başladı. Buna göre bir şey hakkında kanaat etmek için sanal ağlarda görünür olması yeterli görülmektedir. Derinliği olmayan her şey ekranda bir “değer” taşıyabilir! İlahi kökenli bilgi eğer sanal alanda görünür değilse ilgiden varestedir. Sanal olan gayb olandan daha çok kabul görür. Çünkü görme duyusuna hitap eder. 

Modern çağda somuttan sanala geçişin tek belirleyicisi görme duyusudur. Görme duyusunun sanal alanla buluşması bir yazgı gibi algılanmaktadır. Bu buluşma binlerce yıl görülmemiş bir icadın görme duyusuna tahakkümü ile benliği büsbütün kuşatması anlamındadır. Soyut alan ya da fizik ötesi zihnin işlevidir. Bir tasarımı veya insana yardımı ancak gözünüz bir şeyle meşgul değilken zihninizde tasarlarsınız. Gözü ekrandan bir süre uzaklaştırdığınızda düşüncelerin hücumuna uğrarsınız. İhtiyaçlarınız hemen aklınıza gelir. Gündeminize odaklanırsınız. Göz duyusunun dürtülere göre değil akla göre hareket etmesi ancak bu konuda bir duyarlıkla gerçekleşir. Gazali bu bağlamda göz ile akıl arasında bir karşılaştırma yapar. Ona göre göz yanıltıcıdır. Göz uzakta bir adamı parmak kadar görür, akıl ise o adamı gerçek boyutuyla kavrar. Göz soyut olanı göremez, buna karşılık akıl ise soyut ve sonsuz olanı idrak etme gücüne sahiptir. 

İnsan, Makine ve Sınır 

İçerik akışının sınırsızlığına gözünü kapamayan insanın yetileri risk altındadır. İnsan kendini sınırlayan bir varlıktır, teknoloji ise kendini sınırlama ilkesi tanımadığını iddia eden Schumacher, tüm doğal olaylarda ve olgularda bir ölçülülük vardır, doğa düzeni kendini dengeleyen ve arındıran bir düzlemde ilerler. Teknoloji ise bu doğa içinde yabancı bir cisim gibi ahengi değiştirir. İnsan, marazi bir sürece taşıyan bu sarmaldan bir çıkış aramaktadır. Modern insanın nevrozlu olmasının önemli bir sebebi doğasının değişimidir. T. Aquinas’ın “bir beyin ve iki ele sahip bir varlık” olarak tanımladığı insan, makine yordamıyla ürettiği şeyi, eliyle üretmekten vazgeçtiği için hiçbir şeyden zevk alamamaktadır. Dijital dönemde ise beğeni sayısına bağlanmış aritmetik bir zevkin esareti altındadır. Haddinden fazla güç kazanan teknoloji, sürekli hızlanan bir tren gibi yolcularını tedirgin etmektedir. 

İnsan düşünme bağımsızlığını yitirmekle karşı karşıyadır. Benliğin görme duyusuna indirgenmesi bir tehdidin ötesinde gönüllülük düzeyindedir. Bu yönde kabul görmüş tanımlamalar vardır. “Yerlilik” ifadesi ilk defa “esas” olanı periferiye sürüklemiştir. Yeni nesil çocukluk döneminde olduğu halde teknoloji kullanım becerisi sebebiyle “dijital yerliler” şeklinde adlandırılır. “Göçmenler” ise tecrübe sahibi yetişkinlik düzeyi olmasına karşın teknoloji kullanım yetersizliği sebebiyle “dijital göçmenler”dir. 

İnsanın yapay zekadan ve hayvandan başlıca farkı aşkın/metafizik bir arayış içinde olmasıdır. Bu yönünü önce “düşünerek” sağlar. Bedenin idamesi ve konforu için düşünerek keşif yapan insan, ruhu ve onun müştak olduğu manalar için de düşünmelidir. Akıllı makinelerin kendisinden öte manalar için insana sunacağı bir ereğin olmaması manidardır. Giderek artan zihin konforunun insan donanımının bütününü karşılaması nasıl mümkün olabilir? 

İnsanlığın geldiği noktada yapay zekanın insanın madde ve manası üzerine söyleyebileceği ve insanın kalbini heyecanlandıran yeni bir ideal olamayacağını şimdiden kestirmek mümkün. Fakat idealden öte hakikatin kalpte buluşması ile insan yeniden adem olma imkanını elde edecektir. 

Kendini sınırlama becerisi sadece insana ait bir seciyedir. Sınırsız bir özgürlük talebinde fıtrata dair bir paradoks vardır. Her fenomenin bir ölçüsü ve sınırı vardır. Makineler ve hayvanlar kendilerini sınırlayamazlar. Bir kurt sürüye daldığında önüne gelen koyunu boğazlar. Bir sinek tat aldığı her şeye konmada sınır tanımaz. Sanal ağlar sınırsızlık üzere tasarım yapılmıştır. İnsan ise “nazar ber kadem”dir. Onun yol tuşunda gözü arz üzeredir. Yürürken gözünü odakta tutar ve düşüncelere dalar. 

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz