Kabul ve Red Arasında Taklit ve Mukallidin İmanı Üzerine

0
221

Taklit, bir şeyi bilinçsizce yapmayı imleyen, bu sebeple de günlük dilde daha çok olumsuz bir anlamı çağrıştıran bir kelimedir. Taklitçi zihniyet gibi sıkça kullanılan yakıştırmalar ile taklitler aslını yaşatır gibi sloganlar yanında, içinde yaşadığı çevreden, kültürden ve özünden uzaklaşma manasında “karga bülbülü taklit edeyim derken, ötmeyi unutmuş” gibi deyimler de mevcuttur. Modern dönemde yekpare İslam dünyasının geri kalmasının önemli sebeplerinden biri olarak bile gösterilmiştir taklit. Said Halim Paşa gibi münevverler İslam medeniyetinin inhitat ve inhiraf sebebini Osmanlı aydınının Batı’yı kayıtsız şartsız taklit etmek istemesi olarak göstermektedir. Bir bakıma taklit Osmanlının son döneminde Batılılaşma ile birlikte mahiyeti üzerinde tartışılan bir olgu olmuştur. Nitekim Mehmet Akif bir kesimin o dönemde Batı’ya bakışını ifade ederken içinde taklit geçen şu cümleleri kullanır; İçtimai, edebi, hâsılı her meselede / Garb’ı taklit edemezsek, ne desek beyhude! Batı özentisi ile öykünmenin hem fikri hem de yaşam tarzı boyutunda yükselişte olduğu bir dönemde, kültürler arası iletişimin seviyesini ve sınırlarını imleyen bu kavram, o günden bugüne öz kültürel değerlere karşı olumsuz bir anlamı taşımayı sürdürmüştür.

Elbette körü körüne olan bir taklit savunulamaz ancak insanın bir başkasına çeşitli açılardan benzeme ve onun özelliklerini benimseme çabası, hayatın akışı içinde tabiî bir durum olarak görülmelidir. Hatta kendisi olmaya giden yolda, onun zorunlu olarak uğraması gereken bir durak olarak da görülebilir. Sözgelimi çocuklar, ebeveyinlerini ya da büyüklerini taklit ederler, gençler de taktir ettikleri kimselere öykünebilirler. İyi bir şeyi taklit ile kötü bir şeyi taklit arasında da farklar olacağı malumdur. Bu sebeple bu kavrama kökten ve kategorik olarakkarşı çıkmak yerine neyle ilgili olursa olsun, içerdiği katmanlı ve bağlamsal yapıyı da dikkate alarak karar vermek gerekmektedir.

Dinî terminolojide ise kullanıldığı alana göre, taklit hakkında verilecek hüküm de değişir. Mesela fıkıhta müctehit seviyesine ulaşmış kimselerin görüşlerini doğru kabul ederek benimsemek taklit olarak isimlenir ve bu, halkın (avâm) asla kaçınamayacağı bir durumdur. Geniş halk kitlelerinin, uzmanlık gerektiren konularda delillere müracaat ederek fikir yürütmeleri ve bir sonuca varmaları düşünülemeyeceğinden, taklit etmeleri hem doğaldır hem de toplumsal iş bölümünün bir gereğidir. Esasında bu, tam anlamıyla düşünme ve akıl yürütme faaliyetinin askıya alındığı anlamına da gelmez. Zira bir alime ya da mezhebe uymak, onun ya da bunun belli bir içtihadını benimsemek, esasen hüküm çıkarma seviyesinde olmasa da alimler ve hükümleri arasında bir tür tercihte bulunmak demektir. Delile dayanmayan bu bağlılık, bir yandan geniş halk kitlelerini hatadan koruduğu gibi, diğer yandan taklit edilen kimsenin konumu ve görüşleri dikkate alınırsa, bazı riskler de taşımaktadır. Bu sebeple taklit -basit de olsa- akli bir sürecin sonucunda gerçekleşmeli yine aklî bir sürecin sonucunda terkedilebilmelidir ve asla körü körüne bir bağlılık ve taassup seviyesine varmamalıdır. Nitekim bu türden olan ve bilincin eşlik etmediği bir bağlılık ayetlerde de yasaklanmıştır: (Bkz. el-Bakara 2/170; el-Mâide 5/104)

Elmalılı, Bakara suresindeki ayetin tefsirinde körü körüne maziperestlik yapmanın her ne olursa olsun ataların yolunu tutmanın ve bilhassa ilimden behresi olmayan hata ve dalaleti aşikar olan ataları taassup ile taklit etmenin hatta onları Allah’a ortak tutmanın cehlü dalalette boğulup kalmak olduğunu belirtir. Ona göre esas mesele geçmiş, gelecek ya da atalar yolu değil her durumda hakka uygun bir şekilde hareket etmektir. Bu noktada “zarar kadîm olmaz” kaidesini hatırlatan Elmalılı, sırf köklü bir geçmişe sahip olmanın bizatihi bir maslahat oluşturmadığını belirtmiş zarar veren eski görüşler (kadîm) terk etmek gerektiğini ifade etmiştir.

Bu mevzu daha kritik bir açıdan itikadî bağlamda tartışılmış, taklidin ne olduğu ve taklitçinin (mukallid) imanı gibi konular gündeme getirilmiştir. İman, bilinçli bir şuur hali ve bağlılık olduğuna göre, mümin de inanca konu olan hususları delil ile bilen kimse olmalı değil midir? Peki, bu farkındalığı ispat için kalbin tasdiki tek başına yeterli midir? İnancı, -herkes için- delillerin eşlik ettiği topyekün bir bilince dönüştürmek mümkün müdür? Ehl-i Sünnet, mukallidin imanı konusunda en olumlu ve umut verici tavra sahip ekol sayılır. Buna göre, delile dayalı bir düşünme, imanın sıhhatinin değil kemalinin bir şartıdır. Her insan basit de olsa düşünür, asgari, içinde olduğu ve kabul ettiği gelenek (sünnet) hakkında fikre sahip olur. Akli delile dayanarak inanmasalar da İslam toplumunda yaşayan insanlar, yaratıcıyı az da olsa akıl yürüterek bildikleri için mukallit değildir. Aksi bir tutum, samimiyet ve koşulsuz teslime dayalı halk kitlelerinin inancını (koca karı imanı) zan altında da bırakır. Sünnîler içinde düşünmeyi ve akıl yürütmeyi terk ettiği için mukallidin günâhkar olduğunu dile getirenler olsa da, bunun amacı, inanç-bilinç ilişkisini sıkılaştırmak ve kişiyi her dem araştırmaya teşvik etmektir. Mukallidin imanı konusunda en etkili çözümü ise Gazzalî (v. 505/1111) ortaya koymuştur: O, üç tür imandan bahsetmiş ve hepsini farklı ölçüde doğru kabul etmiştir; halkın (avam) imanı, alimin (mütekellim) imanı ve arifin imanı. İlim sahibi, mukallide üstün olsa da kesin inanca dayalı taklit de geçerlidir, ancak mukallit imanını daha çok ibadetlerle güçlendirmelidir. Allah kullarını mutlak bir imanla mükellef tutmuş onlardan iman edecekleri şeyi ispatlamalarını istememiştir. Mu’tezile ise mukallidi, inancında kolayca şüpheye düşebilecek bir kimse olarak gördüğünden taklit kapısını kapamıştır. Onlar, bilgi ve imanı eşitlemişler, inancın esas kaynağı olan kültürel arka planı yadsıyarak bir bilgi toplumu oluşturmak gibi neredeyse imkânsız bir işe kalkışmışlardır.

Tekraren belirtelim ki; elbette körü körüne bir taklidi (taklîd-i mahz) savunmak mümkün değildir. Bu tür bir zihin, taklid edilen kişi ve zümrelerin hataya düşme ihtimaline karşı fert ve toplumu koruma gücünden yoksundur. İslam dairesi içinde olsalar da sorgusuz-sualsiz başkalarına uyarak inanan, onlar inkar edince de dinden çıkan kimseler büyük hataların kıyısında dolaşabilir. İnsan inanç konularında bazı kişi ve zümrelere yüreğini verebilir ancak akıl nimetini hep elinde tutmalıdır; bu yeti muhtemel bir vartayı denetleyecek emniyet sübabıdır. Müslümanca yaşayan, yaratıcıyı ve emrettiği ilkeleri kabul eden, tüm delilleri bilmese de geleneğe bağlı olan, fıtrî eğilimi ile Hakk’a yönelen kimseler ise esasen mukallit sayılmazlar. Bu tür bir takip ve bağlılık, insan tabiatına ve antropolojisine de uygundur. İçeriğinden bağımsız olarak taklidi; düşünme, yenilik, gelişim ve hatta tahkîk gibi kavramların karşısına; gelenek, otorite, bağımlılık ve taassup gibi kavramların da yanına koymak isabetli olmaz. Yerinde ve ölçülü bir taklit, bir kolaycılık olmadığı gibi bir düşünce tembelliği olarak da nitelenemez; zemini ve şartları oluştuğunda uygulanan bazen de uygulanması gereken bir faaliyettir. Öyleyse başlıkta geçen soruya mutlak anlamda “iyi ya da kötü” diye cevap vermek yerine, kişiye ve bağlama göre değişecek biçimde; kimin, kimi ve nasıl taklit ettiği sorularına karşılık vererek hareket etmek yerinde olacaktır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz