Düşünce dünyamızı oluşturan ve şekillendiren kimi metinler vardır ki varlıkları bizlere dönemden döneme yeni anlam ve mana katarlar. Her dönemde ve toplumda farklı katkılar sağlasalar da her biri bizi biz yapan metinlerdir. Milletlerin kendi sözleri vardır kendi evlatlarını yetiştirmek için. Bizim sözlerimiz de bizleri yetiştirmek için her dönemde bizlere seslenmeye devam ederler.
Süleyman Çelebi’nin Mevlid eseri de anlam dünyamızın önemli köşe taşlarından biridir. Kur’an ve sünnet ekseninde yoğrulan eser, bizlere geniş bir ufuk sağlamaktadır. Hem sanatsal anlamda hem de düşünsel anlamda yeni imkânlar sunmaktadır. Güzel şehir Bursa’mızda medfun olan Süleyman Çelebi hazretlerinin bizlere emanet ettiği bu eseri daha yakından ve detaylı okuyarak üzerine düşünmek bizim için önemli bir vazifedir. Eserin içerisinden seçtiğimiz bir beyit ile sizlere bu konu merkezli bazı fikirlerimizi sunmaya çalışacağız. Burada merkezimizde insan ve onunla bağlantılı olarak; akıl, düşünce, irade ve ölüm mevzuları olacaktır.
Her kim ola âkil ü devletli er
Vâ’iz u nâsih ana ölüm yeter
[Eğer bir kimse akıllı ve talihli biri ise, ona nasihat verici olarak ölüm kâfidir.]
“Tefekkür etmek, teşekkür etmektir.” der ünlü Alman filozofu Martin Heidegger. Bizler düşünme ameliyesini gerçekleştirirken, bir şeye yöneldiğimiz o vakitte aslında ona gösterdiğimiz alaka iltifatın bir dışavurumudur. Bizler düşünürken bir bakıma bu hareketi sağlarken aslında bir başka yönden de farklı açılımlar ortaya koyarız. Düşünmek, yöneldiğimiz tarafa olan alakamızdan öte yanları da içerisinde barındırır. Böyle zamanlar da bir yıkımın veya inşanın habercisidir aslında. Kişi düşünürken hem olanı görür hem de olmasını arzu ettiği yönde katkılar koyarak bunu ileriye doğru götürme teşebbüsünde bulunur. Olmasını arzu etmek aslında kendi zihni dünyamızın içerisinde meydana getirdiğimiz düşünsel ufkun bir ifadesidir. Ve buradaki anlamıyla düşünmenin en iradi noktasını bizlere verir.
Akıl ve İrade: İnsan Tanımının Merkezindeki İki Kudret
İrade kavramını burada izah etmek gerekiyor. Düşünme ve irade çoğu zaman birlikte kullanılır. Bunun altında yatan ve gözden kaçırmamamız gereken sebebi, akıl sahibi bir varlık olarak insanın dünya hayatında en önemli tanımlamasının bu minvalde yapılmasıdır. Beşeri bilimler ve klasik İslami bilim terminolojilerinde insanı tanımlarken öncelikle akıl sahibi olmasını merkeze alarak başlarız. İrade sahibi yani kendi karar verme yeteneğini kendisinde barındıran bir yapı, bizim insana bu misyonu yüklememizde önemli kayıt noktasıdır.
İnsanı akıl, düşünme ve irade üzerinden bu derece tanımlamak ve bunun üzerinden yoğunlaşarak bir imali fikirde bulunmamızdan maksat nedir? Öncelikle insan kavramı hem bireysel anlamda hem de çoğul anlamıyla özellikle çağımızda çokça üzerinde durmamız ve geçmişten bugüne tevarüs eden kaynaklarla kalmayıp yeni sözlere ulaşmamız gereken bir sorunsaldır. Sorunsal diyoruz çünkü biz eğer bu konudaki sorunlarımızı bir araya toplayıp hakkında çözümler üretecek çabayı göstermez isek insan her geçen gün hayatın içinde yok olup gitmektedir.
Dünya tarihini insanın yitirilişi üzerinden bir okumaya tâbi tutsak, göreceğiz ki yaşanan kıyımlar ve vahşetler tarihin tozlu sayfalarında kalmıyor her gün yeniden tazelenerek bizlere sunuluyor. İnsanlık, her dönemde ve her çağda yaşadığı sıkıntıların artık daha fazlası olmaz dediği yerde bilakis katlanarak devam ediyor. Biz bunları konuşurken dahi insanlık adına yakışmayacak muameleyle nice canlara kıyılmaya devam ediyor. İnsanlık belli dönemlerde bazı dönemeçlerden geçer ve bu dönüm noktalarında bir sorgulama hali oluşur. Bu halin içindeyken bir süre biz yine insanı ele alsak da, bütünlüklü olarak bu devam etmez ve akamete uğrar. Tam anlamıyla bir düşüncenin vücuda gelmemesi de aslında diyecek sözümüzün olmadığını bize gösterir. Çünkü biliriz ki bir yabancı dilde dahi kelimeleri bilmek bizi o dili konuşan yapmaz. Burada da aynı şekilde zihinlerimizi birçok malumat ile dolduruyor oluşumuz bizleri bu konuda söz sahibi yapmamaktadır. Sözümüzün olmadığı, sesimizin duyulmadığı her çağda ve her bölgede insan başka sesler ile bastırılmaktadır. Bu bastırılış ve yitişin ardından bakmak bizlerin yapabileceği nihai kabiliyetimiz değildir.
Zihnimizde bize kılavuzluk eden tanımların başkaları tarafından yapıldığı bir dönemden geçiyoruz. Hazır ve apaçık bilgilerin konforuyla hareket ediyor ve bize sunulan bu dünyanın içerisinde kendi adımıza çok iyi işler gerçekleştiriyoruz. Peki, ya baktığımız yön sadece doğru sandığımız bir hayalden ibaret ise? Burada örnek olarak Eflatun’un mağara alegorisini anlatmak isteriz. Eflatun’un meşhur Devlet adlı eserinde geçer bu anlatı. Orada elleri, ayakları ve boyunları zincirlerle bağlanmış insanlar hiç hareket etmeden tek bir yöne doğru bakmaktadırlar. Karşılarında bir duvar vardır, arkalarında ise bir ateş. Ateşin arkasında da cisimler geçmektedir ve onlar bu cisimlerin duvardaki yansımalarını sadece görmektedirler. Gördükleri birer yansımadır aslında. Zincirlerle bağlı olan insanlardan bir tanesi zincirlerini kırar ve gerçek olarak gördüklerinin aslında öyle olmadığını anlar. Ardından mağaradan çıkmak üzerine mağaranın ağzına doğru ilerler ve aydınlığa çıktığı vakit güneşin ışıkları karşısında gözleri kamaşır. Bunu görünce aşağıya iner, oradakilere de bunu anlatır. Fakat ona kimse inanmaz. Ama önemli olanın burada mağaradan çıktıktan sonra tekrar gelip insanları gerçek bilgiye çağırmak olduğunu bizlere anlatmaya çalışır kendi düşüncesi içerisinde.
Eflatun’un mağara alegorisi, birçok felsefi mesajları içerse de bizim konumuzla alakalı olarak şunu merkeze almamız lazım. Ya bildiğimizi düşündüğümüz şeyler bizi hakikatten uzaklaştıran unsurlarsa? Sahip olduğumuz konfor ile sığındığımız güvenli limanda hayatı yaşıyor ve kâinatı o şekilde alımlıyorsak? Buna benzer pek çok soruyu burada dillendirebiliriz. Burada vurgu yapmaya çalıştığımız nokta insan. Ama nasıl bir insan ve ne yönde bir hareket kabiliyeti göstermesi gerekiyor, temel kaygımız odur.
Tanımların Gücü: Haddini ve Hududunu Bilmek
Tanımlar, zihnimizin haritasını oluşturan ana unsurlardır. Bizler sahip olduğumuz tanımlar ile hayata bakar ve onu adeta okumaya tâbi tutarız. Peki, tanımları nasıl oluştururuz, oluşturmalıyız? Burası mühim noktalardan bir tanesidir. Biz biliyoruz ki, tanımı yapan sınırını belirler. Çünkü yapılan her tanım hangi konu üzerinde olursa olsun onun çeperini belirleyen ve o şekilde işlemesini sağlayan temel unsurdur. Arapçada tanım “had” kelimesi ile ifade edilir. Ve bu kelime aynı zamanda sınır anlamında da kullanılır. Haddini hududunu bilmek tabirini bu minvalde örnek olarak verebiliriz.
Tanımı yapanın, sınırları belirlediği yerde bizler kendi sınırlarımızı kendimiz çizebiliyor muyuz? Burada düşünmek ne demek sorumuza geri dönebiliriz. Düşünmek kimi zaman inşa etmektir demiştik. Bizlerin aslında yapması gereken önemli işlerden biri de, kendi tanımlarımızı kendimizin hesaplaşarak ve yüzleşerek gerçekleştirmesidir. Aksi takdirde hazır tanımların içerisinde kalarak, o konforun içerisinde hayatımızı yaşarız. Bu hayatın ise yaşadım demenin tam anlamını verip vermeyeceğini de sizin takdirlerinize bırakıyorum.
İslamiyet insanı eşref-i mahlûkat olarak tanımlar. Ve insan iradesiyle, aklıyla Müslümanlığını yaşar. Yaşanan bu hayatın içinde insanın vazifeleri vardır. Bu vazifelerinin en başında ise kendini bulmak, tanımak ve bilmek gelir. “Nefsini bilen, rabbini bilir.” düsturu bize burada önemli bir işarettir. Peki, kendini bilmek, bulmak, tanımak nasıl olacak? İnsan akıl sahibi bir varlık olarak yaşadığı dünyayı anlamlandırma çabası içerisindedir. Küçük yaşlardan itibaren başlar bu merak duygusuyla etrafını, doğayı, insanları tanıma. Bu tanıma ve tanışma ardından kendine dönerek devam etmesi gereken bir hale doğru dönüşmelidir. Bizler çocukluk çağımızda akışa tâbi olur ve doğduğumuz dünyanın içerisinde yaşamaya başlarız. Ancak akıl başa geldiği vakit artık bir akışa tâbi olmaktan öte kendimizi sabitkadem hale getirmek birincil hale gelir. Bu da kendi yetkinliklerimiz, eksiklerimiz, artılarımız vb. konularda içimizde bir keşiftir. Bu keşif halinin bize hem sosyal hayatımızda hem de zihinsel yapımızda katkıları çok olacaktır.
İnsanın doğumundan itibaren hayatının sonuna kadar yaşayacağı ömrünün önemli bir kısmı kendisini inşa etmek ve tanımlamak adına bir mücadele olarak görülebilir. Bu mücadele aslında bizim insan olma mücadelemizdir. İnsan olma tanımımızı başkasından alarak kendimizi ifade etmeye çalışırsak hep eksik kalırız. Aslolan bu mücadelenin içerisinde olup insan olmaya çalışmak. İki boyutu da içerisinde barındıran insan, haliyle belki diğer mahlûkatlardan daha aşağı da olabilir ya da meleklerden daha üstün mertebelere de gelebilir. Bu iki kutup arasında olmanın imkânını sadece Yüce Allah insana nasip etmiştir. Bu da insanın değerini bize göstermesi açısından önemli bir oluş halidir.
Ölümün Hatırlattıkları: Sonluluk Bilinci ve İnsan Olma Mücadelesi
Yaşamak ve yaşamdaki ilişkilerden bahsetmemizin ardından insanın hayatında önemli bir konu da ölümdür. Ölüm konusu bir veçhesiyle aslında yokluğu bizlere düşündürürken başka veçhesiyle de bu hayatın anlamını da belirlemektedir. Felsefi düşüncenin de her zaman merkezinden olmuş bir konudur ölüm. Hatta diyebiliriz ki, düşüncesinde ölümle hesaplaşmayı göze alamayan filozofların metafizik anlamda felsefeleri çıkmazları içerisinde barındırmaktadır. Felsefi düşüncenin derinleşmesinde ölüm önemli bir etkendir. Göz ardı edilmesi durumunda hayatın çoğunu ıskalama ihtimalinin olduğunu düşünmekteyiz.
Ölümün iftar sofrasına oruçlu doğan insan, bu hayatı yaşarken elbette her canlı gibi ölümle yüzleşeceğini de bilmelidir. Dünyanın bir ağacın altında gölgelenmek kadar süreye mukabil olduğunu hep söyleriz ancak bu motivasyonla yaşıyor muyuz? Ölümü bir son olarak görme halinden ötürü bize hep korkutucu gelse de gurbet olan tarafın bu dünya olduğunu öğrenmemiz gerekmektedir.
Kimi filozoflar bir bilinmezlik olarak görülüp üzerine konuşulmasının ve fikir üretilmesinin anlamsız olduğunu söylemişlerdir. Çünkü onlar için “biz varken ölüm yoktur, ölüm varken biz yokuz”. Fakat bizler için ölüm hem bu dünya hem de öteki dünya adına önemli bir mihenk taşımızdır. Çünkü ölüm ile insan, insanlık vasfının farkında olarak hareket eder. Yaşamın sonluluğu ile aczini fark eder ve bu dünyada kendisine fazlaca bir anlam yükleyerek, nefsinin heveslerine kapılmasına engel olur.
İnsanın akıl sahibi olmasından yaşamının anlamlandırmasına ve kendini tanımlayarak hayat boyunca insan olma mücadelesine kadar ifade etmeye çalıştığımız bu tabloda ölüm bizim son noktamızı ifade etmektedir. Bu dünyanın sınırları içinde her ne kadar doğum gayet tabi bir şey ise ölüm de aynı derecededir. İnsan doğumuyla hesaplaşması mümkün olmaz ancak ölüm bir son noktayı ve insan olmamızı bizlere devamlı seslendirdiği için bu sesi kulağımızdan hiçbir zaman eksik etmememiz lazım.
Ölümü her zaman hatırlamamızı tavsiye eden Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) de bizlere bu konudaki hassasiyetlerini birçok hadisle hatırlatmaktadır. Süleyman Çelebi’nin seçmiş olduğumuz beyiti de aslında bir hadisin bize naklidir. Hadisi sizlere aktaracak olursak;
Bir sahabe Peygamber Efendimize:
“– Hangi mü’min daha akıllıdır ya Rasûlâllah?” diye sordu.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurdular:
“– Ölümü sıkça hatırlayıp, ölümden sonrası için en iyi hazırlık yapan kimsedir. İşte gerçek akıllı insanlar onlardır…” (İbn-i Mâce, Zühd, 31)
Hz. Peygamber’in hadis-i şerifte de belirttiği üzere akıl ve irade sahibi bir varlık olarak insanın ölümü her zaman hatırlaması ve hayatını ona göre dizayn etmesi gerekmektedir. İşte asıl insanlığımızı ortaya koyarken bize kendimizi tanımada gereken düstur budur.





