Tarkovski’nin, Gâlib’in ve Yusuf’un Kuyusunda Yıldızlara Uyanmak

0
218

“Gözünü aç, kuyulara bak

İçinde yıldızlar yanar.”

– Rûmî, Mesnevî, I, Beyit 248.

Yusuf’un alın yazısında, Hüsn ü Aşk’ın seyr-i sülûkunda ve Tarkovski’nin bilincin alt katmanlarına inen sinema evreninde aynı sual mırıldanır: Bir kuyunun kör uçurumuna düşmeden yıldızların zümrütten ışığına erişilebilir mi?

Semavî ışık bazen en diplerden yükselir. Bu yüzden kuyu, düşüşün değil yükselişin menzilidir. Karanlıktır içi kuyunun. İnsan, karanlığın girdabından bakınca görmez mi göğü? Yıldızı su yüzünde nilüfer gibi açtıran, yıldızlara kement attıran o zifirîlik değil midir?

Bir kuyunun ağzından seyretmek varoluşu

Tarkovski sinemasında kuyu, metafizik bir aynaya dönüşür: Yukarıyı aşağıya çeviren, arşı yeraltına indiren… İçinden bakıldığında göğü yansıtan kozmik bir derinliktir; zamanın büküldüğü, yelkovanın sustuğu, ânın donduğu bir eşik. “Dünya mükemmel olmadığı için sanat vardır.” diyen sinemanın İbn Tufeyl’i, bir kuyunun ağzından seyrettirir varoluş bilincini. 1962 tarihli ilk uzun metrajlı İvan’ın Çocukluğu filminde çocuk, savaşın kurşunî gecesinde, Hay bin Yakzan’ın saflığı ve masumiyetiyle kuyuda yıldızı görür:

“– Eğer bir kuyu derinse gündüz gözüyle bile içinde bir yıldız görebilirsin.

– Hangi yıldız?

– Herhangi bir yıldız.

– Görüyorum anne!

– Evet, işte orada.

– Neden parlıyor?

– Çünkü yıldız için gece vakti. Bu yüzden parlıyor.

– Gerçekten gece mi şimdi?

– Hayır gündüz. Senin ve benim için gündüz ama yıldız için gece.” (Tarkovsky, 1962).

Bu küçük kuyu-yıldız sahnesi, Tarkovski poetikasının âdeta bir fragmanıdır. Bu, sadece sinematografik bir görüntü değil bir çağrı, bir yöneliş, ruhun kuytularında yankılanan bir yakarıştır. Derin, sessiz, ağır ve loş bir kuyu… Karabasan gecelerinde bir sığınaktır, ateşten günlerin semâsında asılı duran. Ve yıldız… Kuyuya düşen göz için bir umut, ilahî bir titreyiş, yaşama sevincinin kırılgan ışığı. En dipsiz zulmetin koynunda bile tecellî eder yıldız. Bu tecellî bir teselli değil midir? Koca bir evreni derûnunda taşıyan insanı, yaratıcıyla içten içe bir diyaloğa çağıran…

Yavaş ve şiirsel sinemanın en gözde yönetmenlerinden Andrey Tarkovski der ki: “Yaratıcıdan bağımsız bir sanata hiçbir zaman inanmadım.”[1] Sanat, yüksek bir düşünceye hizmet eder. Sanatçı ise yaratıcıya benzeyen bir aynadır; her jesti bir yansıma, her bakışı bir dua, her hareketi bir yöneliştir Tanrı’ya…

Hakikat, bakışa göredir. Bizim için gündüz olsa bile, yıldızın bulunduğu atmosferde gecedir. Şayet kuyu derinse, gündüz gözüyle bile içinde bir yıldız görebilirsin. Zaman mutlak değil, görecelidir, konuma göre değişir. Tıpkı kuantum evreninde olduğu gibi aynı anda hem gece hem gündüz var olabilir.

Düş ve gerçeklik arasında sıkışan çocuk, annesinin yol göstericiliğinde kasvetli bir kuyunun geceye açılan boşluğuna eğildiğinde, aslında bir yıldızı görmez; hayata farklı farklı pencerelerden bakılabileceğini öğrenir. Savaşın trajik yüzü apansız solar, yaşamın filizlenen kıvılcımları pırıldar. Çocuğun gözünde o yıldız, gök kubbenin derinliğinden inmiştir. Var olmanın diriltici seherini yansıtır o yıldız. Uzanır, dokunur yıldıza, ürperen avuçlarıyla. Tutunur o dipten gelen, o elinde köpük gibi dağılan ışığa. Az sonra ne olacağını düşünmeden…

Zaten her kâbusun içinde bir düş gezgini yok mudur?

Kendi varlığına baş aşağı düşen, ulaşır sahile

İnsan, bir düşünceye düşerek yaklaşır çoğu kez hakikate. O esrarlı derinlik, dışa kapanan gözleri içe açmaz mı? Kuyu idraktir: Kuyu, kevn ü fesâdın kıvrıldığı kozmik bir bilinç uğrağı. Kendi varlık kuyusuna inen, kendi derinliğinden bakmaz mı hakikate?

Divân şiirine ter ü tâze bir nefes üfleyen Gâlib’in fenâ kuyusu… İğneyle kuyu kazar gibi mısra mısra ördüğü Hüsn ü Aşk’ın gerçekliğinde varlığın iç katmanlarına doğru derinleşir. Kuyu, şaheserinde hakikat yolcusunun karşısına çıkan ilk büyük perde, ilk tehlike, ilk imtihan olur. Ana karakter Aşk, gönül yoluna can ü başını koyar; bir tılsımın izini sürer. Kalp Kalesi’ndeki kimyâ cevherini ele geçirmek ve Hüsn’e -mutlak güzelliğe- erişmek için vuslat ateşiyle düşer yollara. Fakat bu tehlikeli serüvende sâlik, pek çok belâya râm olur. Daha adımını atar atmaz lalası Gayret’le beraber içinde korkunç bir devin bulunduğu dipsiz bir kuyuya düşer; baş aşağı.

“Çün girdi o merd-i râh râha

Evvel kademinde düştü çâha” (Hüsn ü Aşk, m. 1257).

Bu beklenmedik düşüş, kuyunun dibini bu hayretle boylayış, sâlikin kendi nefsini aşmadan hakikate ulaşamayacağını göstermez mi? Çünkü nefis karanlıktır, derinlik ise bilincin en alt katmanı… Esrarını Mesnevi’den alan Gâlib Dede, sâlike önce kendi nefsinin esaretinden kurtulmayı öğütlemiyor mu? Dev nefistir; nefsin kuyusunda tutsak edilen sâlik, ancak Sühan’ın yardımıyla kurtulur. Öyleyse Sühan, bir mürşid-i kâmil değil midir? Yahut sözün büyüsü mü tecellî eder burada? İşte Aşk, bir mürşit sayesindedir ki, atıyla semender gibi uçuşarak mumdan gemilerle dolu âteş deryasını aşar ve ilahî ışığın parıldadığı sahile ulaşır.

Jung’un bakışıyla bu düşüş, bilinçdışının loşluğuna, zihnin bodrum katlarına, gizli arketipsel hâfızaya doğru bir serüvendir. İnsanın kendini keşfetmek için derûnuna doğru yönelen sessiz bir iç dalıştır. Campbell, bunu, dış dünyadan iç dünyaya, makro kozmostan mikro kozmosa doğru kökten bir yolculuk[2]  olarak yorumlar. Chittick ise Aşk’ın düşe kalka yürüdüğü kemâl güzergâhında, ansızın düşüşünü, tıpkı Âdem’in bir tökezleyişle yeryüzüne savruluşuna benzetir.

Her kuyuda bir yıldız göz kırpar

Kuyu hem zulmet hem lütuf. Her kuyuda bir yıldız yanar. Her düşüşte kaderin yeni bir ufku belirir. Öyle bir ân gelir ki, kuyu görünmez ilahî bir el gibi devreye girer. O kuyu değil midir, Yusuf’u en aşağıdan en yükseğe tırmandıran? Kuyunun körlüğünde eriştiği gizli sırlarla Mısır’ın semâsında bir yıldız gibi parlar Yusuf.

“Düştüğüne eyleme teessüf

Mî‘râcını çâhda buldu Yûsuf”[3] (Hüsn ü Aşk, m. 1266).

Yusuf’un yükseliş hikâyesi, kıskançlık atına binmiş kardeşlerinin onun kuyusunu kazmasıyla başlamıyor mu? Kuyu, hem imtihanıdır Yusuf’un hem de ikbâli. Talih kuşu, o çıkrıksız loş mahzende konar başına. Yusuf’un rüyâların dilini çözmesi, yazgısının esrarıyla yüzleşmesi, bilgeliğe erişmesi dipsiz çukurun işte bu yılanlı definesinde yatar.

İnsanlara büyüyü öğrettiklerine inanılan efsanevî Harut ve Marut, o meşhur Babil kuyularında baş aşağı sarkıtılmıştır. Divân şiirinde işte sihrin bu iki ustası, kıyamete dek kuyuda tutsak edilmiş melekler olarak tasvir edilir. Ahmedî, tılsımın meleklerini, Yusuf’un kaderini belirleyen kuyuyla aynı imgede buluşturur:

“Ögretdi gözi işvesi Hârûta füsûnı

Sevdürdi zenahdânı anun Yûsufa çâhı”[4] (Ahmedî, G. 633/4, s. 569).

Perde arkasında nice sırlar, nice oyunlar… Gökleri ağlatan Yakup’un elinde kanlı bir gömlek… Yusuf’un önünde kuyudayken belli olan kutlu bir mevki. Kuyu ana rahmidir; yeniden doğuşun kavşağı. Diplerden bilgeliğe, köle pazarından azizliğe, karanlıktan ilahî ışığa doğuş…

 Her gecenin şafağında bir gül açar, kanaya kanaya… Her gecede yıldızlı semâ, her yıldız gülen bir şafak. Kuyuya dalan, niçin şafağı bulmasın?

Kaynakça:

Ahmedî Dîvânından Seçmeler (1998). (Haz. Yaşar Akdoğan). Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.

Campbell, J. (2000). Kahramanın Sonsuz Yolculuğu. (Çev. Sabri Gürses). İstanbul: Kabalcı Yayınları.

Chittick, W. (2003). Tasavvuf. (Çev. Turan Koç). İstanbul: İz Yayıncılık.

Cosse, L. (1986). Les mardis du cinema. France Culture, 7 Ocak 1986. (Çev. Güven Güner). İstanbul, Eylül 1993. http://www.thymos.com.tr/Tarkovsk.html (Erişim: 17 Kasım 2025).

Rûmî, M. C.-i. (2002). Mesnevî. (Çev. Abdülbaki Gölpınarlı). İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.

Şeyh Gâlib (1992). Hüsn ü Aşk (Haz. Orhan Okay & Hüseyin Ayan). İstanbul: Dergâh Yayınları.


[1] Cosse, Les mardis du cinema, çev. Güven Güner.

[2] Campbell 2000, s. 27

[3] Düşüşüne üzülme; Yusuf, yükselişini kuyuda buldu.

[4] “Sevgilinin gözünün işvesi, Harut’a büyüyü öğretti; / Çene çukuru ise Yusuf’a kuyuyu sevdirdi.”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz