1- Giriş
İnsanoğlunun içerisine doğduğu bir çevre ve çerçeve olan Aile’nin ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem ve Havva’nın yaratılışına kadar uzanan tarihsel bir bağlamı vardır. Hayata eşi Havva ile birlikte bir aile olarak başlayan Hz. Adem, vahyin öğretisiyle çocuklarının yeryüzünde varlıksal/beşer varoluştan vasıfsal/insan varoluşunu sağlayan en kadim sosyal kurumu/aileyi inşâ etmiştir. Buna rağmen Adem’in çocukları varlıksal ve vasıfsal varoluş arasında bir mücadeleyi de başlatmışlardır.
Varlıksal varoluş sonradan farklı inanç, düşünce, yaşam biçimleri ve tanımlamalar şeklinde tezahür etse de vahye dayalı olmayan bütün model ve yaklaşımlar ana başlık olarak varlıksal varoluşu temsil etmektedirler. Doğal olarak her inanç, düşünce ve yaşam biçimi kendisini var edecek, devamını sağlayacak tedbirler bağlamında ademoğlunu, bireyi ve toplumun prototipi olan aileyi bir şekilde kurmaya çaba göstermişlerdir. Bu çabanın sonuçlarını, ortaya çıkan evrensel değerleri tartışmak başka bir çalışma konusudur. Bu yazıda özellikle Kur’ân merkezli aile, o ailedeki huzur ve sükûnun tesisinin imkanı üzerinde durmaya çalışılmıştır.
2- Kur’ân ve Aile
Aile kavramı birçok önemli kavramda olduğu gibi Kur’ân’ın değişik lafızlarla kullandığı ve farklılıklarına dikkat çektiği önemli kavramlardan birisidir. Bu bağlamda aile; Kur’ân’da ehil, beyt, ehli beyt, âl ve aile gibi sözcüklerle ifade edilir. Çalışmamızda zikredilen kavramların etimolojisine ve semantik tahliline girmek konuyu gereksiz uzatacağı için Kur’ân verileri ışığında huzur ve sükûnun kaynağı olarak aile ve onu sağlayan temel değerler üzerinde durulmuştur.
Huzur ve Sükûn
Vahyin son ve evrensel formu olan Kur’ân, aileyi inşa eden iki temel kurucuyu birbirleri için “kendileri ile sükûn/huzur bulduğunuz eşler”[1] olarak tanımlar. Huzur ve sükûnun devamının sağlanması için ise bütün ilişki ağının üzerine bina edilmesi gereken kurucu değer olan “adalet”e[2] iki değer daha ilave eder. Bunlar “meveddet/sevgi ve merhamet/rahmet”[3] gibi hayata anlam katan değerlerdir. Ayrıca ailenin bu iki kurucusunu birbirlerinin güvenini sağlayıcı “örtü/elbise”[4] ifadesiyle vasfeder.
Kalbin yatışması, iç huzura kavuşması, emniyet ve güven içerisinde olması gibi anlamlar ifade eden “Sekînet” kavramı; aileye anlam katttığı ve onun varoluşsal değeri olduğu ifade edilirken aynı zamanda müminlerin sıkıntılı ve korkulu anlarında Allah’ın kalplerine indirdiği ilahi bir lütuf olarak da tanımlanır. Aslında bahşedilen bu lütuf, aile içinde yaşanan huzurun, yalnızca sosyal veya psikolojik faktörlere bağlı olmadığını da ortaya koyar. Yani ailenin Allah’a olan bağlılık ve tevekkülünün sonucu olarak ortaya çıkan bir lütuf olduğu anlaşılır.
Kur’ân savaş vb. korku, zorluk ve meşakket içeren durumlarda da “…Sonra Allah, Resûlü ile mü’minler üzerine kendi katından sekinetini/güven duygusu ve huzuru indirdi…” [5] şeklindeki ifadeyle bu lütfun/sekinetin kişiden aileye, aileden hayatın diğer alanlarına da yansıyabileceğine işaret etmektedir. Fetih suresinde “…O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine sekinet/huzur ve güven indirendir…”[6] ifadesiyle de indirilen sekinetin imanın artmasını sağlayıcı ilahî bir ihsan olduğu belirtilmektedir. Sekinet kavramı aynı zamanda kesin olarak bilip kalbin güvenle huzur bulması manasına gelen, huzur ve sükûnun tamamlayıcısı anlamındaki itmînân sözcüğüyle de iç içedir. Türkçede kalbin iç ve dış huzura kavuşması olarak anlam kazanan bu sözcüğün zikredildiği bağlamda “Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.”[7] şeklindeki ifadeyle belirtilen huzurun ancak Allah’ı ve onun kitabını gündemde gündemde tutmayla mümkün olduğuna, Allah’ın zikriyle mü’min kalma arasındaki ilişkiye de vurgu yapılmaktadır.
Huzur ve Sükûnu Sağlayan Değerler
Yukarıdaki ayetlerden yola çıkarak ailede huzur ve sükûnun/sekinetin sağlanması dört temel değerin aileye hakim olmasıyla mümkündür. Bunlar adalet, emniyet, meveddet ve merhamet gibi değerlerdir. Kur’ân’ın sekinet diye ifade ettiği bu sözcük; birinin eksikliği ile karşılığını bulamayan bu dört değerle birlikte düşünülmesi gereken komplike bir kavramdır. Bu değerler üzere kurulu bir aile Ademoğlunun tarih boyunca aradığı huzur ve sükûnun toplum boyutudur. Eşler bunun insan boyutunu oluştururken mesken diye tanımladığımız ailenin yaşadığı yerler ise huzur ve sükûnun mekana yansımasıdır. Huzur ve sükûnun sağlanması ise yukarıda zikredilen en temel değerlerin ailenin karakteri haline gelmesi ile mümkündür.
a. Adalet
Adalet diğer bütün kurucu ve yardımcı değerlerin kendisi üzerine inşâ edildiği olmazsa olmaz değerdir. İnsanın Rabbiyle, insanın insan ve toplumla, insanın çevre ve eşyayla olan ilişki ağını kendisine göre belirlemesi gereken en başat kurucu değerdir. Ailedeki huzur ve sükûnun diğer kurucu değerlerinden olan emniyet, meveddet ve merhamet ise adaletten sonra gelen öncelikli değerlerdir. Sözlüklerde iki çizgiden hiçbirine yakın olmayan nokta olarak, varlıkları hak ettikleri yerde tutmak şeklinde tanımlanan adaletin, insanla Allah arasındaki tecellisi şüphesiz tevhittir. Diğer bütün ilişkiler de bu minval üzere tezahür eder. Adalet, Kur’ân’ın ana mesajını oluşturan ve bireyden topluma, toplumdan bütün evrene her alana yansıması gereken temel bir ilkedir. Bu sebeple Kur’ân, ayakta tutulması gereken en başat değer olarak adaleti ikame sözcüğüyle kullanır.[8] Başat ibadet bağlamında ise aynı sözcük salat/namaz ile birlikte kullanılmaktadır.[9]
Kur’ân, adalet kavramını tıpkı aile kavramında olduğu gibi aralarında kritik nüanslar bulunan birçok sözcükle ifade eder. Bunlar denge, denklik, gerçeğe uygunluk anlamına gelen adl, ölçü, hak gözetme, adil pay manasında kıst, iyilik, bir işi en güzel şekilde yapmak karşılığı olarak ihsan, ölçü, adaletin kainattaki yansıması olarak tanımlanan mizan gibi kavramlardır. Bu kavramlar aslında adaletin asıl anlamıyla birlikte onun farklı boyut ve alanlardaki yansımasıdır. Kur’ân’ın “Allah adl/adaletli olmayı, ihsanı/iyilik yapmayı ve akrabaya yardım etmeyi emreder…”[10] ifadesi adaletin boyutlarına ve kavramlar arasındaki hiyerarşiye dikkat çeker.
b. Emniyet/Güven
Emniyet/güven kavramları Ruhun mutmain olması ve korkunun zâil olması, korkunun zıddı, güven anlamlarına gelmektedir.Sözlükler güveni, İnsanların kendisine güvendiği ve ondan bir zarar gelmesinden endişe etmediği kişi diye tanımlar. Aile fertlerinin birinin diğerine emanet edildiği bilinciyle hareket edip aileyi buna göre koruyup kollayan, huzur ve sükun bağlamında güvenin kaynağı olan Allah’a yaslanıp bütün varlıklara güven saçan bir emniyet halini aileye hakim kılmaktır esas olan.
Kur’ân, “…Allah ve Resulüne ve aranızdaki emanetlerinize de hainlik etmeyin…”[11] buyurarak hem emniyetle kelimesiyle aynı kökten/ e m n gelen emanet sözcüğüyle ahlâkî ve hukukî anlamdaki bütün emanetlerin kastedildiğine hem de Allah’a ve Resulüne ihanet edenin potansiyel olarak bütün emanetlere de ihanet edebileceğine işaret etmektedir. Kur’ân Mü’minlerin özelliklerini sayarken “…onlar ki; emanetlere ve verdikleri sözlere riayet ederler…”[12] ifadesiyle iman ile emanet arasındaki bağa vurgu yapar. Bu bağlamda kişilere özellikle toplumsal sorumluluk emanet edilirken ehil olanın gözetilmesi gerektiğini de emreder.[13]
c. Meveddet/Sevgi
Ailedeki huzur ve sükûnun sürdürülebilmesini sağlayan bir diğer değer ve temel şart olarak ifade edilen meveddettir/sevgidir. Yukarıda zikredilen ayetin devamında “…aranızda bir sevgi/meveddet ve merhamet/rahmet var etmesi de onun kudretinin delillerindendir…”[14] Karşılıksız ve sürekli sevgi olarak tanımlanan meveddet kalpdeki sevginin/muhabbetin dışa vurumudur. Eş olma duygusu; kan bağına dayalı olmaksızın birbirlerini tanımayan iki ayrı cinsin çok güçlü psikolojik ve biyolojik bağlarla birbirine bağlanması, buna binaen meşru bir yolla neslin devamını sağlanması, iffeti temel alan bu ilişkinin kurulması, adalet, karşılıklı güven, sevgi ve merhamet duygularıyla aile kurumunun bina edilebilmesi Allah’ın insanlığa bahşettiği onun en büyük lutuflardandır.
d. Merhamet
Yukarıdaki ayette meveddet ile birlikte zikredilen merhamet ise, nezaket, zarafet, affetme, acıma ve esirgeme gibi anlamlar ifade eden geniş bir kavramdır. Ayrıca adalet, emniyet, meveddet ve merhamet kavramları arasında bir nedensellik zinciri olduğu da açıktır. Ailede adalet ve merhamet ortamı hakim olduğunda, bunlardan doğal olarak karşılıksız sevgi/meveddet doğar. Bu sevgi hem kalpte hem de evlilikte huzur ve sükûnu /sekîneti tesis eder. Bu ilişki zinciri, ailedeki huzurun en temel formülüdür. Özellikle meveddetin/karşılıksız sevginin zamanla azalması halinde bile evliliği ayakta tutan bir diğer kurucu değer merhamettir. Sekinet’in zikredilen bu zincirleme kurucu değerlerden biri olmazsa diğerlerinin kamil manada karşılığını bulamayacağı komplike bir kavram olduğu zikredilmişti. Dolayısıyla merhametin olmadığı bir ailenin Kur’ân’ın öngördüğü bir aile olmaktan uzak olacağı da açığa çıkmaktadır.
3- Sonuç
Ademoğlunun evrensel, kalıcı iç ve dış huzur arayışı aslında onun yaratılışında mevcut olan varoluşsal bir boşluğa da işaret etmektedir. Kur’ân hayata dair en detaylı bir kılavuz olarak sadece itikadî, hukukî, ahlâkÎ ilkeler sunmaz aynı zamanda kişi ve toplumların iç bünyesine/dünyasına dair bu boşluğu doldurmaya ve temel problemleri çözmeye de ışık tutar. Kur’ân tabii olarak huzur ve sükûnun ilahî olanla ilişkisine vurgu yaparak onu salt seküler ve kapitalist nedenlere indirgemez. Huzur ve sükûnun İlahî olana uygun bir yaşamla ilişkisini kurar. Böylece hayatın manevî, iktisadî, hukukî, ahlâkî ve sosyal alanlarda sağlanan bu ilişki, bu entegrasyon hayatın bütününde de huzur ve sükûnu yansıtır.
Zira Kur’ân bağlamında “aile; birbirinin örtü ve sığınağı olarak nitelenen erkek ve kadından, huzur ve sükunun insan boyutu olarak birinin diğerine emanet edildiğine dair ağır bir misakla bağlandığı eşlerden, Allah’a isyana teşvik etmedikleri sürece itaat edilip, “öff” bile denilmemesi gereken anne-babadan, dünya hayatının süsü, göz aydınlığı ve bir imtihan vesilesi olan çocuklardan, dede ve nineden olmak üzere üç kuşaktan meydana gelen bireylerin oluşturduğu huzur ve sükûnun toplum boyutu.” şeklinde tanımlanır.
Bu tanımlama ve yaklaşım modernizmin insanlara dayattığı yaşam biçimini içselleştirmiş ve hayata sadece birkaç dinî ritüel ilave ederek devam etmeyi tercih etmiş, ondan vazgeçmeyi, ona meydan okumayı göze alamamış kişi veya toplumların kolayca kabullenebileceği bir yaklaşım elbette değildir. Zira bu çok ciddi bir zihniyet ve perspektif değişimini zorunlu kılmaktadır. İman ve inkar da bu tercih ve kabul üzere gerçekleşen bir olgudur. Kur’ân zaviyesinden aile modelini tercih de bu çerçevede yeniden düşünülmelidir vesselam.
* Doç.Dr. Ahmet KÜÇÜK Yalova İslamî İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi
[1] Rûm, 30/21.
[2] Maide, 5/8.
[3] Rûm, 30/21.
[4] Bakara, 2/187.
[5] Tevbe, 9/26.
[6] Fetih, 48/4.
[7] Ra’d, 13/28;
[8] Nisa, 4/135.
[9] Bakara, 43, 83, 110 vb.
[11]Enfal, 8/27.
[12] Mü’minûn, 23/8.
[13] Nisa, 4/58.
[14] Rum, 30/21.





