Naci Orhan ve Kaçış Yok Şiir Kitabı Üzerine

0
216

Memleketin Ruhundan Yükseliş

Bazı insanlar memleketlerinin ruhunu yansıtırlar. Onlar bulunduğu memleketleri ile o kadar özdeşleşmişlerdir ki, o insanı ve o memleketi, o diyarı birbirlerinden ayrı düşünmek imkansız olur. Memleketin adı geçince o insan veya o insanın adı geçince hemen o memleket akla gelir. İşte Naci Orhan ağabeyde o insanlardan biridir.

Müküs veya makus talihinin sebebi olan namı diğer Bahçesaray, son 70 yıldır hep Naci Orhan’ın memleketi olarak bilinir olmuş. Oysa Müküs 1500 yılından Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu 1924 yılına kadar küçük de olsa bir beylik ve prenslik merkeziydi. 1514 yılında Osmanlı ile Safeviler arasında geçen Çaldıran Savaşı’ndan sonra, 1517 yılında Osmanlılar ile Kürt beyleri arasında gerçekleşen antlaşmalarda Müküs Beyi de adıyla sanıyla ve o antlaşmaların bir tarafı olarak bulunmuştur. O derin vadilerdeki küçük mirlik zamanla büyümüş, güneyde Siirt, kuzeyde Doğubeyazîd, doğuda Hekkari ve batıda Bidlis beylikleri ile sınırdaş olmuş…

Müküs Beyliği daha ilk dönemlerinde aynı zaman da ilim ve irfan yurdu olmuş. Mîr Hesenê Welî döneminde kendi adıyla kurulan medrese de ismi bilinen, Feqiyê Teyran, Mela ‘Eliyê Teremaxî, Laxer, Weda’î, Hemzeyê Muksî, Şefîq Erwasî vb. gibi tarihe mal olmuş onlarca alim, müderris ve bey yetiştiği gibi ismi tarihin karanlık sayfaları arasında kaybolanlar da olmuştur.

Kerapêt ve Axîrov dağının eteklerinden  Serê Kehnî/ Pınarbaşı/Kaynakbaşı kaynağından devasa bir mağaradan öyle bir nehir doğmaktadır ki, süt gibi bembeyaz ve gün gibi berrak Müküs çayı, Müküs vadisinin ve deresinin etrafındaki ağaç yapraklarının ve oralarda yetişen her türlü canlı kuş, hayvan, insan ve bütün mahlukatın çıkardığı seslerle oluşturduğu eşsiz bir tabiat senfonisi ile o münbit toprakları yara yara, sağa sola çarpa çarpa, her taşı, kovuğu, ağacın kökünü yalaya yalaya dağın başından getirdiği bin bir çiçek ve nebatatın kokusunu o derin vadiye yayarak akar… Akar… Akar… Ta ki Werezoz, Ozîm ve Bêdar’ın bütün oyuklarından çıkan her kaynağı, çeşmeyi de içine alarak Botan Vadisine ulaşana kadar akar. Ve dahi oradan da Dicle’ye kavuşur.

Bu nehrin tabiata can veren, hayat bağışlayan şırıltısı o vadide bolluk ve berekete sebep olmuş, insanın aklına gelebilecek her türlü insan ihtiyacını karşılayan meyveyi, gıdayı sunar. Bunun yanı sıra yüksek yaylalarında yazın yüzbinlere varan koyun ve kuzuya ev sahipliği yapar.

Ancak, Müküslülerin ve hatta bütün bölge insanlarının kendi kuytu cennetlerinde yaşadığı bir dönemin sonuna gelinmiştir artık. Zira 1. Dünya Paylaşım Savaşında, her taraf cehenneme dönmüş.  O güne kadar birlikte yaşayan Kürt, Ermeni, Asuri, Arap ve Yahudilerden her biri, dünyayı paylaşmaya çalışanların kamplarından birine ayrılmış. Bu zamana kadar birlikte çift süren, koyun otlatan, meyve toplayan, düğün dernek kuran insanlar da bu savaşın taraflarından birilerine meyletmiş ve birbirlerine düşman olmuşlar. Ardında savaş bitmiş, memlekete çok yabancı olan düzen adına yepyeni bir düzensizlik kurulmuş. Camileri, medreseleri, ordugahlarıyla bir beylik merkezi olan Müküs, yeni düzenleme ile bir beyliğin payitahtlığından küçücük bir nahiyeye dönüşmüştür.

O zorlu yıllarda 1938 yılında Müküs beylerinden Fazıl bey ve Arvasi şeyhlerinden Fehim beyin kızı olan Esma hatunun bir çocuğu dünyaya gelmiş ve bu çocuğa o makus talihten kurtuluşun vesilesi olması umudu ve duasıyla Naci adı verilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğunda uzun dönem, yani 1500 ile 1847 yılları arasında bir sancak beyliği merkezidir Müküs. Yeni seküler ve laik cumhuriyetin kuruluşuna kadar 3 medrese var iken, tevhidi tedrisat kanunu ile birlikte bu medreselerde eski harfler, arami harflerle tedrisat yapılıyor diye kapatılmış ve yerine 25 yıl boyunca hiçbir resmi okuma merkezi kurulmamıştır. Nihayet 1945 yılında babası, kasabalıların yardımıyla taş-toprak ve kavak ağaçları ile bir ilkokul yaptırmış, devlet de 1950 de bir öğretmen atayarak eski Müküs’e yeni cumhuriyetin dilini öğretmeye başlamıştır.

Okulla Başlayan Hayat

Biraz annesinden, birazını cami hocasından Arapça alfabeyi ve Kur’an-ı Kerimi okuyabilmiştir. Yeni okul kurulunca kendisi 12 yaşında ilkokula başlamış ve yeni dili ve kültürü azıcık da olsa öğrenmiş, yazar olmuş ve 17 yaşında ilkokulu bitirmiştir. Babası vefat edince abisi Faruk beye yardımcı olmak için ailenin geçimini, gelen giden misafirlerin iaşe ve ibadesini sağlamak için hayata atılmış. Genç yaşında büyük bir sorumluluk yüklenmiştir. Zira abisi Faruk bey, her evden ayrılışından sonra en az bir ay dışarda kalmak zorunda. İşte o zamanlarda küçük Naci büyük ailenin reisi olur, gelen gidenin hizmetine koşar.

Annesi bir alimedir. Şeyhin kızıdır. Yüzlerce hikaye, menkıbe ve anekdot yanı sıra ahenkli bir şekilde Melayê Cizîrî kasidelerini, Feqiyê Teyran’ın şiirlerini, mela Huseynê Bateyî’nin mevlidini okumakta ve hayli mütecessis olan küçük yavrusunun o tertemiz dimağını bunlarla süslemektedir.

Şimdilerde “yılın altı ayında Van’a, geri altı ayında Allah’a bağlıdır” denilen Müküs, o zamanlar büsbütün ve bütün aylarda Allah’a bağlıydı! Sonbahardan sonra yolu o vadiye düşen herhangi bir yabancı haftalarca onun evinde misafir olur, meraklı konu komşularda onun etrafında toplanırlar.  Gecenin geç saatlerine kadar, Mirza Mihemed’in maceralarından Hz. Ali’nin cenklerine, Rustemê Zal’in 7 başlı ejderhalardan kurtulmasından bin bir gece masallarına, peygamberlerin hikayelerinden evliya menkıbelerine, yeni dünya savaşlarından bölgedeki katliamlara kadar bin bir hikaye ve haberle büyür. Askere gider, tanıdık bir askerlik şubesi memuru onu hiç bilmediği halde “sıhhıye” diye yazar ve iki yıllık basit sihhiye uygulamalı eğitiminden sonra nahiyesine yarı doktor olarak geri döner.

Hayatın Aktörlüğünde

Hayatın hayhuyu içinde 1973 yılında abisinin teşvikiyle muhtar olur ve artık o Müküs’ün sadece muhtarı değil, anası babası, hocası ağası, ebesi doktoru olmasının yanı sıra devletinde oradaki temsilcisidir. Muhtar olarak bir sağlık ocağı,  yeni bir ilkokul ve ilk defa bir de ortaokul kurmak üzere betonarme yapılar inşa etmek için kolları sıvar. Lakin kollarını sıvar sıvar da, köyde bu binaları yapacak kum dahi nadir bulunur. Zira Müküs çayı o kadar coşkulu akar ki bırak kum oluşumlarını, iri yarı taşları bile sürükler götürür Dicle’ye doğru.

Müküs’e araba yolu dahi yapılmamış o zamanlarda. Kumun, çimentonun, tuğla ve biriketlerin Van, Bitlis, Tatvan gibi yerlerden, yani her şeyin katır ve at sırtında gelmesi gerekir. Kiralık sekiz on at ve katırın, günde ancak bir sefer yapabildiği taşıma ile bina mı yapılır? Bazen Kürtçe’de “zibare” denilen İmece usulü ile civardaki bütün katır, at ve eşek sahiplerine haber verilir ve birkaç gün boyunca, bu yapılar için Van’dan kum, tuğla, çimento, saç, kereste ve diğer levazımat Axirov dağının zirvelerinden Müküs’e taşınır ve böyle böyle yapılır o binalar.

“Bir insanın yaşamak için bir nedeni varsa hemen her nasıla dayanır” der Alman filozof Nietzche. Naci Bey’inde yaşamak için köyünü şehirleştirmek, mahiyetindeki insanları çağın gerektirdiği güvenlik, sağlık, eğitim ve refah gibi asgari ihtiyaçlardan yararlandırmak gibi bir amacı ve gayesi vardır. Muhtar olarak ve yavaş yavaş hem muhtar hem de özel idare encümeni olarak elinden geleni ardına koymaz ve kendisi büyürken köyünü kasaba, nahiye ve nihayet ilçe yapar. İlçe ama ne ilçe! Türkiye’nin 3 bin nüfuslu en küçük ilçesi. İşte tam da bu küçük ilçe olmaktan dolayı 1991 yılında, kendisi Türkiye’nin küçük ilçesinin belediye başkanı olarak, o zamanlar Türkiye’nin en büyük ilçesi olan Şişli belediye başkanı, meşhur aktris ve o güne kadar yüzlerce filmde rol almış Fatma Girik ile beraber, Uğur Dündar’ın yönettiği bir televizyon programına davet edilir. Daha birkaç yıl öncesine kadar görmediği televizyonda görünecektir. Üstelik ülkenin Türkan Şoray’dan sonraki en meşhur artisti ve en zengin ile en büyük ilçesinin belediye başkanı olan Fatma Girik’le.

Çok büyük heyecan duyduğu bu programa katılır, ancak kendisinden bile daha heyecanlı olan hemşerilerine kader büyük bir oyun oynar ve ne yazık ki o gece ilçesinde elektrikler kesik olduğu için ilçedekiler onu göremezler. Gerçi o bundan hoşnuttur ve Fatma Girik programa çağrılınca önce ev sahibi olması hasebiyle Uğur Dündar’ı sonra da kendisini öpünce “Allahım inşallah bu görüntüler memleketimde görünmüyor” diye dua etmeden önce, Allah Müküs’te elektrikleri çoktan kesmiştir bile. Lakin bu program onun önünü açar. Zira o günlerde biraz zorda olan Anavatan Partisi ve başkanı rahmetli Turgut Özal’a ilaç gibi gelir bu program. Küçücük bir ilçenin belediye başkanı o kadar güzel esprilerle ahvalini anlatır ki yılların moda, sinema ve magazin dünyasının en meşhur aktrisi gölgede kalır. Basın ve gazeteler Naci beyden bahseder. Bu da Özal’ı ve kabineyi çok sevindirir. Bundan dolayı dönemin maliye bakanı rahmetli Adnan Kahveci, korumasız ve şoförsüz olarak iki kere Müküs’ü ziyaret der. Artık ne isterse ona verilir. O da ilçesinin makul ve karşılanabilecek ihtiyaçlarını söyler ve peyderpey ilçesini imar eder. Denilebilir ki bu gün Müküs’te yapılan bütün işlerin asıl mimarı odur. Nihayet 2009 yılında belediye başkanlığından kendi isteği ile ayrılır ve görevi başkasına devreder. Bu dönemden önce kızı Gülşen Orhan’ın milletvekili olmasını sağlar ve kendisi emekli bir bilen adam olarak yaşamaya devam eder.

Memleket Şairi

Bu hikayeyi başından buyana bu kadar uzatmamın sebebi şudur; Naci Orhan, eski zaman filozofları gibi, Müküs ilçe merkezinin tam ortasındaki parkta oturduğunda hemen etrafını yaşlılar, gençler, memurlar ve hatta oradan geçmekte olan yolcular sarar ve onun eşine doyulmaz sohbetine kulak verirler. O halkının sevgilisi, abisi, ağası, başkanı kısaca her şeyidir. Dertlerinin dermanı olduğu gibi bütün sorularının da cevap vereni ve müşküllerinin halledenidir.

Bu kitapta göreceğiniz şiirleri onun muzip, ironik, istihza ve bazen de celallenen şahsiyetinin birer yansımasıdır. Naci Bey ya da benim her zaman ona hitap ettiğim gibi Naci abê çok okur-yazar biri değildir. Bu şiirleri çokça okuduğundan dolayı yaptığı nazire türü şiirler değil. Daha çok 1950 yıllarında  aklının erdiği, olgunlaştığı dönemden itibaren görüp geçirdiği olayların, maruz kaldığı haksızlıkların, ilçesi için yaptığı bazı taleplerin karşılanmasıyla duyduğu şükranın, bazılarının karşılanmamasıyla yine duyduğu öfkenin istihza ve ironik bir şekilde dile getirilmesidir. Onun şiirleri hayatının izdüşümleridir aslında.

Yurdu Müküs/Bahçesaray, eski ilçesi Gevaş, şehri Van ve daha sonra Ankara, Antalya ve diğer şehirler için yazdığı hatıra gibi şiirleri vardır. Devlet kurumlarının amirlerine olan sitemini anlattığı “Bürokrasi”, “Arzuhal” ve diğer şiirleri, eşine, çocuklarına ve dostları için yazdığı vefa ve dostluk şiirleri ile yüreğinin derinliklerinden kopup gelen bütün duyguları ile Naci abi gerçek bir insandır. Mütevazı, cömert, cesur, fedakar ve vefalı bir dosttur o. İnsanın hayatı boyunca çok nadir olarak eşine ve emsaline rastlayabileceği bir eski zaman beyefendisidir o. Çocukla çocuk büyükle büyük, köylü ile köylü yüksek mevkideki bir vali, bakan hatta başbakan veya cumhurbaşkanı ile bile hep o samimi, dobra ama mütevazı, müstehzi ve fakat o istihzanın altındaki ciddiyeti koruyan kişiliği ile her daim hakiki bir insandır o. Onu övmek haşa benim yapabileceğim bir iş değil, lakin meziyetlerini dile getirmek icap eder de benim kalemim buna yetmez. Nasip olsa onun biyografisini uzunca yazacağım zaten. Bütün o meziyetlerini, şakalarını, kavgalarını ve hatta öfkelerini oraya bırakayım.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz