Bir Köşk, Bir Rasathâne ve İki Güzîde Dostun Arkadaşlığı

0
293

İstanbul önce Doğu Roma ardından Osmanlı’ya yaklaşık 17 asır boyunca başkentlik yaparak târihte birçok olayın yaşandığı önemli bir merkez oldu. Doğu Roma da Osmanlı da dünyâ siyâsetini derinden etkileyen iki büyük devletti. Hâliyle bu devletlerin şehir târihi üzerine araştırmalar yapanlar, memleketlerin kültür târihine dâir kalem oynatanlar siyâsî târihle şehir târihinin, kültür târihinin birbirleriyle büyük ölçüde kesiştiğinin altını çizerler.

Osmanlı İstanbul’u fethettikten sonra hattâ asırlar sonra dahi İstanbul denilince, surların içindeki çekirdek doku anlaşılırdı. Gerçi daha 16. yüzyılda Kânûnî Sultan Süleyman, 2. Selim, 3. Murad gibi hükümdârlar Boğaziçi’nde geziniyorlardı; Boğaziçi’ndeki ufacık köylerin de farkındaydı. Fakat Abdülhak Şinasi Hisar’ın ‘Boğaziçi Medeniyeti’ diye anlattığı ölçüde Boğaziçi’nin serpilip gelişmesi için 19. yüzyıl beklenecekti.

19. yüzyıl Osmanlı Devleti’nde hızlı değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bir çağ oldu. Siyâsal gelişmeler Osmanlı’yı buna mecbur bıraktı. Avrupa’nın özellikle ekonomik açıdan ilerlemesi, Osmanlı’nın ise Avrupa’nın ekonomik gelişme hızına erişmede süratinin yavaşlaması berâberinde siyâsal süreçlerde Osmanlı Devleti’nin gücünün azalmasına sebep oldu.

19. yüzyıla gelindiğinde devleti toparlayıp yeniden güçlendirmek amacıyla Avrupa’yla birçok noktada aynı rayda ilerlemek gerektiğine dâir oluşan fikir, devletin rotasını belirleyenlerce de paylaşılıyordu. Ekonomik açıdan güçlenen Avrupalı müteşebbisler tâlihin kendilerinden yana olmasını da fırsat bilerek İstanbul’da birçok iş kolunda para kazanma yolunu seçtiler.

Bugün Kandilli sırtlarında Glavani Köşkü adıyla bilinen yapının sâhibi David Glavani’nin Osmanlı ile yolu işte böyle kesişti. Siyâsal târihin şehir târihiyle de birçok noktada örtüştüğü açık. Bu yüzden şehirlerin çekirdek dokusunu ya da İstanbul gibi târihe yön veren memleketlerin her noktasını iyi tanımak ve şehir târihiyle kültür târihini birleştirerek anlatmak gerekiyor.

1850’lerin başında Rusya ile savaşan Osmanlı’nın ekonomisi, bu yükü tam anlamıyla kaldırabilecek güçte değildi. Öncesinde de buna benzer buhranları aşmak üzere dış borç alınması birçok kez gündeme gelmiş fakat son aşamada bu teşebbüsün hayâta geçirilmesinden hep vazgeçilmişti.

Bununla birlikte Kırım Savaşı sürerken İngilizler ve Fransızlar uygun koşullarda borç vererek Osmanlı’yı, Ruslara karşı güçlendirme yolunu seçtiler. Öte yandan bu borcun verilmesi için müzâkereler yapılırken kurulması gereken bir komisyondan da bahsediliyor. Komisyon, borcun hangi koşullarda verileceğini belirlemekle yetinmeyecek; borcun gerekli yerlere sarf edilip edilmediğini de bir bakıma denetleyecekti. İşte o komisyondaki üyelerden birisi de David Glavani olacaktı.

Biz David Glavani’yi İstiklâl Caddesine yakın köşkünün yanı sıra Kandilli’de 1893 yılında yaptırdığı bir bakıma ‘Dağ Evi’ ya da villâ diyebileceğimiz eviyle de tanıyoruz. Kandilli’de bahçesiyle birlikte yaklaşık 5 bin metrekare alana yayılan bu yer, Boğaziçi’ne bir kartal yuvası gibi tepeden bakıyor. Uzun yıllar boyunca metruk bir hâlde dururken 2023 yılında Üsküdar Belediyesi tarafından restore edilip Nevmekân adıyla açıldı.

19. yüzyıl için “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” benzetmesi yapılır. Kırım Savaşı’ndan sonra da Osmanlı Devleti birçok kez dış borç almak zorunda kaldı. Öncesinde ve sonrasında Galata Bankerleri tarafından Osmanlı Devleti’ne defâlarca borç verildi. Zamânın ruhuna uygun bir şekilde banka kurulması fikri gündeme gelince Baltazzi, Kamondo gibi güçlü kişilerin yanı sıra David Glavani de bir banka kurmak üzere Osmanlı’dan izin almaya çalıştı.

Her ne kadar Osmanlı yönetimi bu kişilere banka kurmak üzere izin vermemiş olsa da bu isimlerin Osmanlı ekonomik hayâtına yön verecek ölçüde nasıl güçlü oldukları bu teşebbüslerinden anlaşılıyor. İşte David Glavani’nin adını bu iktisâdî süreçlerde sık sık duyuyoruz.

Siyâseti nasıl iktisat târihiyle bir arada değerlendirip okumak gerekiyor ise; siyâset ve ekonomide iz bırakan kişilerin faaliyetleriyle şehir târihini ve kültürünü tâkip etmek de şart.

Bu yüzden yolu Kandilli’ye düşüp de Nevmekân’a geçenler, Osmanlı’nın son zamanlarında ekonomik darboğazdan geçişini ve o yılları hatırlamalılar.

David Glavani’nin yaptırdığı köşkün yanındaki evde ise Fatin Gökmen bir süre yaşadı. Fatin Gökmen’in adına Kandilli Rasathânesinin kurucusu olarak rastlıyoruz. Oysa Fatin Hoca’nın öncesinde de önemli çalışmaları var.

Rasathâne konusu açılmışken hemen bir detaya değinmem gerekiyor. 1580 yılında Kılıç Ali Paşa’nın aldığı emir sonucu yerle bir ettiği Tophâne’nin üst kısımlarında yer alan rasathaneden günümüzde de çok bahsedilir. Çoğu kişi tarafından “Osmanlı o dönemde bilime ve ilerlemeye savaş açmıştı” değerlendirmesi yapılır. Oysa Adnan Adıvar Osmanlı Türklerinde İlim başlıklı kitabında bu konuyu anlatırken “Hoca Sadeddin’le vaktin şeyhülislamı olan Ahmed Şemseddin Efendinin arasındaki düşmanlık yüzünden” şeyhülislâmın pâdişâha sunduğu arzdan bahseder. O arza göre gökleri rasat etmenin uğursuzluk getireceği yazılmış; fakat anlaşılan o ki şeyhülislâm ilm-i siyâset yoluyla rakibini güçsüzleştirmek istemiştir. Osmanlı sisteminde her isim, bir başka güçlü isimle birlikte yol alıyor; bir bakıma günümüzdeki parti faaliyeti Osmanlı’da isimler üzerinden yaşanıyordu. Şeyhülislâm da 3. Murad’ın hocası olan Sâdeddin Efendi ve onun ekibini güçsüzleştirmek için böyle bir yola başvurmuş olmalı.

Biz yeniden Fatin Gökmen’e dönelim. 1868 yılında İstiklâl Caddesinde kurulan Rasathâne-i Âmire, 31 Mart hâdisesinin ardından tahrip edildi. 1911 yılına gelindiğinde ise Fatin Gökmen yeni bir rasathâne kurmak üzere Kandilli sırtlarındaki Hekimgörmez Sarayı’nın yerinin uygun olacağını söyledi. Ardından günümüzdeki Kandilli Rasathânesinin çekirdeği kuruldu. Bu işi hakkıyla yerine getiren Fatin Hoca ise David Glavani’nin sâhibi olduğu köşkün hemen yanında bir süre yaşadı.

Mehmed Âkif’in randevularında ve sözleşmelerinde titiz olduğundan bahsedilir. Söz, nâmus gibidir ve nâmusa nasıl sâhip çıkılması gerekiyor ise söz veren de sözünü ölümüne tutmalıdır! Hasan Basri Çantay’ın anlattığına Mehmed Âkif ile Fatin Gökmen buluşmak üzere sözleşirler. Bu iki seçkin insan, Fatin Hoca’nın evinde buluşacaklardır. Buluşma günü âdetâ gök delinmiştir. Mehmed Âkif yürümeyi sever. O yağmurlu günde dahi vapurla değil, Beylerbeyi’nden yürüyerek Fatin Hoca’ya gider. Fatin Hoca ise Mehmed Âkif’in vapurla geleceğini düşünüyordur. Buluşma vaktine az bir süre kala iskeleye yanaşan vapurdan Mehmed Âkif çıkmamıştır. Bir sonraki vapurun gelmesine bir saatten fazla zaman vardır. Fatin Hoca o sırada komşusuna geçer. Oysa Mehmed Âkif de sürpriz yaparak Fatin Hoca’nın evine yürüye yürüye biraz sonra gelir. Sırılsıklam olmuştur. Fatin Gökmen’in evde olmadığını öğrenince de kızar ve gerisin geriye dönüp gider. Bu olay üzerine Fatin Gökmen çok üzülür ve Mehmed Âkif’ten özür diler; fakat hassas şâir “Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mâzur görülebilir” diye cevap verir.

Kaynaklarda bu olayı Eşref Edib’in yaşadığına dâir bilgi yer alıyor; fakat yanlıştır. Mehmed Âkif’in uzun süre dargın kaldığı hattâ bir süre kendisiyle konuşmadığı kişi Fatin Gökmen’dir. Şehir târihi ve kültürü burada karakter inşâ edici yönüyle karşımıza çıkıyor. Hem rasathânenin kuruluşu hem Fatin Hoca ile Mehmed Âkif arasındaki diyalog bize olayların ardına düşmeyi öğretiyor; ayrıca sözün nâmus olduğunu belletiyor.

Kandilli’nin ara sokaklarında dolaşanlar, sokak tabelâlarına dikkat ederlerse Fatin Hoca Sokağı’nın yazılı olduğu tabelâyı göreceklerdir. Sokak tabelâları yeri gelince şehir târihinden bir sayfa, şehir kütüğünde olayların kaydedildiği bir parça olur. Önemli olan gezindiğimiz ara sokaklarda dikkatli olup gözlerimizi dört açmaktır.  

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz