Bakışlarda küçümseyiş okuyorum
Yalnızım, bedbahtım, tesellisizim.
Gökler sağır, sesim boğuk.
(…)
O zaman sen geliyorsun aklıma
Ve birden kanatlanıyorum, bir tarla kuşu gibi, mest
İçim aydınlıkla doluyor, yükseliyorum, yükseliyorum.
W. Shakespeare
Cemil Meriç zirveleriyle, uçurumlarıyla istisnaydı. Tekti; kimseye benzemiyordu. Ama bu tekliğin, bu benzemezliğin sancısını yaşıyordu hep. 1966 senesi, hatıra defterine şu satırlar dökülmüştü: “Başkalarına benzememek felaketlerin en büyüğü. Mağaraya zincirliyim zaaflarımdan, yani kalbimden.” (Meriç, 2015, 21 Aralık 1966, s. 126)
Başka bir dünyanın zihniyle düşünüyor, başka bir dünyanın diliyle konuşuyordu. Antakya Sultanîsi’nde edindiği sağlam Fransızcası, Avrupa kültürünün kapılarını açmıştır ona. Altmışlı yaşlara dek tecessüsünün yöneldiği tek kutup Avrupa. Coğrafyasında Asya yoktu; yalnızca diliyle Türk’tü. Sonra Avrupalının gözüyle tanıdı Asya’yı. Ve Asya’ya giden keşif kolu Hint’i… Hint’in eşiği, ona bir rüyanın, masalsı bir dünyanın kapılarını araladı. Felsefesi, dini, düşüncesi ve şiiriyle Hint bilgeliğin aktığı bir nehir, aklını başından alan. Olemp’i ararken karşısına çıkan Hint bir çağrıydı; güzele, sonsuza, hoşgörüye dair.
Gönlüyle de kafasıyla da tam bir Batılıydı. Ama bu hakîkatin şamarını ona ilk defa yine bir Batılı indirmişti. Bir yaz öğleden sonrası, genç bir Fransız romancı Meriç’in evine gelmiş, salona girer girmez, binlerce ciltlik kütüphanesinin raflarındaki tüm kitapların isimlerini birer birer okuyunca dehşete düşmüştü. Koltuğunda mağrur ve mütebessim oturan Meriç’e yönelik sözleri, şimşek gibi dağılmıştı salonda: “Mösyö Merik, bu mükemmel bir Fransız entelektüelinin kütüphanesi… Ama siz Türk’sünüz! Sizin kütüphaneniz nerede?”
Evet, kütüphanesi Fransız’dı; kendisi ise bir müstağrip. Öz topraklarına yabancılaşmış bir ayrık otu! Zihninde Avrupa haritasını taşıyan bir sürgün! Sultanahmet Camii’nin çinilerini bir kez olsun görmemiş, Paris’te Jean Valjean’ın gezdiği sokakları sanki binlerce kez adımlamış gibi bilirdi. Kendi insanından kopan aydının trajedisidir bu. Sesinin yankısı işitiliyordu satır aralarında:
“Coğrafyamızda tek kıta vardı, kafatasımızda tek yarım küre. Türkçe konuşan birer Fransız’dık.” (Meriç, 2004, s. 137)
1968’li yıllara kadar ömrü kitapların bilgelik bahçesinde, beşeriyetin düşünce tarihinin etrafında dönen bir pervane misâli geçmişti. 1966-67’li senelerde ilk defa kendi insanıyla gerçek bir temas kurmuştu. Konya yolculuğunda, kaderin karşısına çıkardığı üniversiteli gencin “Sen bizden değilsin!” sözleri, içinde bulunduğu lânet kuşatmanın idrakine vardırmıştı. “Sen bizden değilsin!” Uçurumun kenarında uyanıyordu: “Evet, ben onlardan değildim. Ama onlar kimdi?”
Kucağına doğduğu cemiyette bir bakıma parya gibi hissediyordu kendini, bir bakıma prens… Edebiyat dünyasının prensi. Parya! Çünkü köksüz, çünkü koruyucusuz! Hep yabancı muamelesi gören! Bazen Türk olduğu için, bazen şehirli, bazen sadece göçmen çocuğu olduğu için envaı hakarete uğrayan! Eziliyordu… Ve ezilenlerin yanında olmak istiyordu. Bir yere tutunamamaktan dolayı, bir şey olma, bir yere ait olma ihtiyacıyla Marksizm’e yönelmişti. Yoksa Marksizm nedir, ne değildir bilmiyordu ki…
Kitapların evreninde gezinirken rastlamıştı Marksizm’e. Bilhassa diyalektik yöntemiyle bir düşünce devrimini doğuran Marksizm, büyülemişti onu. İç sıkıntılarının kuşatması, hafakanların tazyiki altında Karl Marks’ın idealize ettiği bu âleme yalnızca sığınmıştı. Evet, belki Platon’un temellerini attığı, Nietzsche’nin lanetlediği idealar âlemini arama arzusu hâkimdi onda. Belki de Marksizm, onun için bir kaçış, bir korunak, zırhtı. Mahkemede yargılanırken “Marksist’im” diye haykırdığında, tek işçinin bile elini sıkmış değildi. Ümitsizlikten doğan bir isyandı bu! Bir nevi meydan okuyuş! Sadece namuslu olmak istiyordu. Namuslu olmak ve “korktuğu için sustu”, dedirtmemek için.
Fikir serüvenin mihverinde ve tüm değişimlerin kavşağında yalnızlık karabasanı vardı:
“Önce çevreye intibak; cami, dua. Sonra çevreye isyan, şovenizm. Fakat ne o dindarlık taklidi ruhî hüviyetini ifşâ edebilir, ne saldırıcı milliyetperverlik. Sonra sosyalizm. Bütün tahavvüllerin merkezinde yalnızlık kâbusu.” (Meriç, 2015, 29 Ekim 1974, s. 202-203)
Kütüphanesi, ağyar tarafından yağmalanmıştı. Ruhuna konulan ambargoydu bu! Beynini yolar gibi alıp götürmüşlerdi kitaplarını. Okuduğu için, düşündüğü için, fikrini haykırdığı için atılmıştı hapse. Bitmiş miydi? Beraat ettiğinde de yirmi yıl sürecek bir Jean Valjean hayatı bekliyordu onu. Ve bir de selamı sabahı kesip sırtını dönen dostları… Hapishaneden çıktı çıkalı tüm tanıdıkları köşe bucak kaçıyordu ondan. İşi yok, dostu yok, parası yok. “İbn Mukaffa’nın kemiklerini kırar gibi” bütün ümitlerini kırmışlardı.
“Anlıyorum ki, zalim ve kıyıcı bir gerçekten kurtulmanın tek çaresi, reel dünyadan kitaplar dünyasına sığınmak.” (Meriç, 2004, s. 21)
1954 yılı, misafirlikte bir akşam… Evden ayrılırken merdivenlerde sendeleyip eşinin koluna girerek soruyor: “Elektrikler mi kesildi?” Kesilen gözlerinin feri! Tam otuz sekizinde, hayatının en verimli çağında sönmüştü gözlerinin ışığı. O güne dek yaşadıklarını şu cümlelerle özetliyordu:
“Kim beni okuyacak? Benzerlerime iletecek hiçbir önemli mesajım yok. Bir vahşi gibi yaşadım, herhangi biri gibi acı çektim. Hayatımda hiçbir fevkalade olay yok: Önemsiz hayâl kırıklıkları, gerçekleşmemiş rüyalar, yerine getirilmemiş projeler… İşte otuz sekiz yılımın iyice sıkıcı ve hiç de ilginç olmayan hikâyesi.” (Meriç, 2008, 22. 7. 1955, s. 44)
Cerrahpaşa’da umutlarını eriten ameliyatlar… Tek çare Paris’e gidip orada bir dizi ameliyat geçirmek. Ruhunun haritasında tek bir şehir vardı, Paris! Rüyalarını süsleyen kent… “Bütün ışıkları, bütün cazibesi, bütün büyüsüyle” çağıran o kent … 20 Ocak 1955 tarihinde Paris’e doğru yol alıyor. İçinde ümitlere bulanmış ümitsizlikle…
“Bir elinde bavul, ötekinde baston. Bavulunda acıları, korkuları, ümitsizlikleri. Bavulunda mazisi. Ve tek desteği, Mahmutpaşa’dan iki buçuk lira mukabilinde alınan baston. Bir adam, bir vapurun anbar merdivenlerini inmektedir. ‘Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan’. Gemi, meçhule değil, ‘Belde-i Nur’a gidiyor. Sonra rüyâya benzeyen günler. Mânâsız ve mânâlı. Çirkin ve korkunç. Sonra bilmem kaç ay Paris.” (Meriç, 2004, s. 165)
Fransızcaya tutkusu ve Fransız romanlarına meyli sebebiyle Paris’i çok seviyor şüphesiz. Elinde demir asa, ayaklarında demir çarık koşuyor “bin yıllık bir çöl, bir yudumluk su” dediği sevgili Paris’ine. Fakat oraya kör bir adam olarak gitmenin ezikliğini duya duya. İşte bu düşlerinin kentinde, Ortaçağ’dan beri kör hastalara bakan Quinze-Vingts Hastanesine yatırılıyor.
“Ben görmedim Paris’i… Paris evde yoktu. Ben rüyada gördüm Paris’i, gülümsedi ve kayboldu. Neden beni aramak için buralara kadar geldin, diye sitem etti bakışları. Promete Kafdağı’na zincirlenmiş, ben hastaneye zincirliyim. Paris’te hastaneye zincirli olmak. Hastaneye ve karanlığa.” (Meriç, 2008, 8.10.1963, s. 256)
Quinze-Vingst’de her gün, bir gece değil midir zaten? Çarparak yürüdüğü duvarlar, cehennem dehlizlerine dönüşmüyor mu? Bir koridor, sonra bir koridor daha… Leş gibi kokan bu geçitler… Ve sesler! Yapışkan, kirli bir sümüklüböcek sinsiliğiyle bütün vücuda sızan, ısırgan gibi deriye yapışan, sülük gibi tahammülü emen, çekiç olup kafaya inen sesler! Derken körlüğün kuyusuyla tanışan, emelleri bol, geniş hayâlleri olan ve his dünyasında ihtilâller gerçekleşen bir adamın hazin çığlıkları yayılıyor Quinze-Vingts Geceleri’ne:
“Dante, cehennemi anlayamamış dostum. Cehennem hatıraların küllenmesi, ümitlerin susması. (…) Cehennem haykıramamak, ağlayamamak. Cehennem… Sularında yıldızlar parıldamayan kör bir kuyu cehennem. Çölde yıldızlar konuşur, rüzgâr konuşur. Vuslattır görmek. Gören hangi hakla yalnızlıktan şikâyet edebilir?” (Meriç, 2008, 16. 7. 1955, s. 41)
Bazen felaketine şükrediyor, ona dört elle sarılmak istiyor. Ama körlük bir nevi darağacı, ezeli bir mağlubiyet değil midir? Yine de yağmur sesi, menekşe kokusu, toprağın ışıltısı eşliğinde yürüyor körlüğün en ücra beldesine. Körler taşlanan, lânetlenen… Körler bütün ülkelerin paryası! “Kör müsün, kör olasıca, hay kör şeytan…”
“Herkesi rahatsız ediyorum. O kadar yalnızım ki! Başka bir seyyareden gelmiş gibiyim ve nesli münkariz olmuş Tufan öncesi bir ucube.” (Meriç, 2015, 20 Kasım 1966, s. 88)
Körlük tek ü tenhalık değil midir? Gören ise asla tek değildir, çiçekler, renkler, şekiller, kadınlar, bütün çocuklar gören içindir. Görmeyen bir külçedir, bozuk bir ampul, mânâsız bir paket, eskilerin atıldığı unutulmuş bir kutu… Âh, görmek kanla canla yaşamaktır! Deli dolu bir vuslat… Eşyâya hükmetmektir görmek. Her bakış, dışarıya atılan bir bağ… Bir kucaklayıştır, bir busedir her bakış. Şiirler gören için yazılır. Tabiat onun için süslenir, ağaçlar gören için beyazlıkla bezenir, mevsimler onun için durmaksızın değişir. Ve kitaplar onun için basılır!
“Mevsimler bütün işveleriyle emrindedir, renkler bütün cilveleriyle hizmetindedir. Çiçekler onun için açar, şafak onun için pırıldar. Gutenberg matbaayı onun için icat etmiştir. Hugo, o okusun diye yazmıştır şiirlerini. Şehrin bütün kadınları onun için giyinip süslenir. Çocukların tebessümü onun içindir.” (Meriç, 2008,16.7.1955, s. 42)
Gökten nârı çalan bir Promete’dir o; Tanrıların gazabına duçar olmuş bir düşünce serüvencisi. Önünde Sisifos’un kayası, bitimsiz bir tırmanışın yüküyle her an yukarıya yuvarlanan zamanlar… Tek bir sayfa hatta tek bir satıra erişebilmek, zihnini besleyebilmek için başkalarının ianesine muhtaç! Bu lükse yeniden sahip olmak, on bir bin ciltlik kitaplığının bilgelik bahçesinde yeniden gezinebilmek, Babil’in o harikulade asma bahçelerinde yeniden dolaşabilmek için ömrünün geri kalanını, günde yedi zeytin tanesiyle geçirmeye razıydı.
“Sessiz, uyuşuk, kendi kendine yeten bir hayat. Ve ebediyete yönelen bir ihtiras, ebediyete ve kâinata. Kelimeler dünyasının sultanı olmak, zindanımda, hayır fildişi kulemde, sanatın ve düşüncenin gökdelenlerini inşâ etmek… Kader buna imkân vermedi. Nemesiz’in parmakları gözlerime uzandı.” (Meriç, 2015, 14 Ekim 1966, s. 56)
Işığı sönünce gözlerinin, küskündüler kelimeler, cümleler küskün. “Zavallı Cemil Meriç! Etrafındakileri yalnız beyniyle değil gözleriyle de besledi.” Göz nurunu gömerek inşâ ettiği eserleri de yankı uyandırmıyordu. Gönlünden neşet eden neşideler, başka gönüllere dökülmüyorlardı. Düşünemiyordu. Cinnet ve intihar pusuda bekliyordu. “Andan kaçmak, nereye?”
“Yaratamıyorsun. Düşünce, düşünce berraktır, sen düşünemiyorsun. Dış dünyadan kopmuşsun. İç dünyan hasta bir hayvanın korkularını aksettiren ayna. Kırık bir ayna. Gömülmesi unutulmuş bir cenazesin. Sefâletini kaybetmekten bile dehşet duyuyorsun. Sevenin yok, anlayanın yok, ağlayanın yok.” (Meriç, 2008, 20.7.1965, s. 388-89)
Yazmak, aynada yüzünü seyretmek gibi abes bir davranış değil midir? Yazamıyordu, istediğini yapamıyordu, üstelik acıları dev aynasında büyüten bir hassasiyetle sakatlığından utanıyordu. Bu makyajsız monologlar, kirli, pis, zehirli bir kuyunun en diplerine an be an damlıyordu: “Aczime tahammül edemiyorum.”
“Boğuluyorum, ölüme koşacak mecalim kalmıyor, kimseyi görmüyor gözüm. Sevdiklerim yabancılaşıyor. Kitaplar tuğla oluyor birden. Dostlarımın sesini tanımıyorum. Varlığım bir tele asılıyor. Bir kâbus bu. Bir hastalık bu. Gözlerimi kaybettikten sonra bu kuyuya daha sık düştüm. Uzun sürmüyor. Uzun sürse deliririm.” (Meriç, 2008, 25. 3. 1964, s. 318)
Bütün renkleri yutan bir kasvet içinde bocalayan, ani dalışlardan sonra boğulma refleksiyle tekrar haykıran bu ıstırap kervanına katılmıştır bir kere. Dışarda dinmeksizin akan cızırtılı bir uğultu… Dışarıda kuşlar… Cıvıldıyor her biri, içinde öfkenin haşin gıcırtısı… İçinde isyanın homurtusu…
“Karanlıklardayım. Ve cinnetin sesi yüzümü kamçılıyor: bir baykuş kahkahası, bir kobra ıslığı…” (Meriç, 2015, 9 Kasım 1966, s. 75)
Hayatı üç perdelik trajediydi. Birinci perde; Tanrı’sız, yıldızsız, katran gibi bir gece… İkinci perde; evlilikle birlikte daha derin kederler, ancak göğü hâlâ yıldızlarla dolu… Ve vıcık vıcık bir ıstırap. Ülkeleri fethe yetecek bir enerji, Don Kişot misâli yel değirmenlerine harcanır mıydı hiç? Trajedinin son perdesi Lamia’yla açılıyordu; “berrak aynalarda neftîye çalan yüzünü arayan” Lamia’ya…
“Fakat vahaları olan bir çöl bu. Ve göğü yıldızlarla dolu: çocuklarım, kitaplarım. Nihayet trajedinin son perdesi seninle başlar. Bakalım nasıl bitecek?” (Meriç, 2015, 13 Ekim 1966, s. 47)
Kinin kasırga kopardığı gönüllerde, aşkı çiçeklendirmek için yazıyordu. Üstelik başkasına yalvararak… “Kanla ve alevle dolu” mektuplar… Islak, öldürücü, yakıcı, üşütücü bir uzletin boşluğunda Kaya’ya sığınıyor. Kaya soğuk, Kaya kaskatı, ona yepyeni bir çehre veriyor: Lamia. Bütün saffeti, bütün şirinliği, bütün ismetiyle Şark’ı anımsatıyordu Lamia. Ve ışığı… Söz savrulurken dil susuyordu. Konuşan yalnızca mavi atlastan tülbentlere sarılmış sevmeler…
“Tanıştığımız ilk akşam, başka ismin yok mu diye sordum. Sesin berrak bir pınarın sesiydi, o mezbelede bir kuş gibi cıvıldıyordun. Bir çocuk sesiydi bu, ümidin, rüyanın sesi. O isimle, bu ses aynı insana ait olamazlardı, ikisinden biri yalancıydı.” (Meriç, 2015, 15 Kasım 1966, s. 85)
Geceler, mektuplarla bir denizkızına dönüşüveriyordu. Gece, köpük köpük şarkılarla başlıyordu… Kimi vakitler bir çöl rüzgârı kadar kavurucu, kimi vakitler ise bir çöl gecesi kadar serin oluyordu. “Harikulade gözleri vardı gecenin.” Bazen saçları şarkılarla taranırdı, mevsim bahara doğru yürürken. O en ışıltılı mektuplar, ses verirdi Lamia’dan…
“Mektubunu okurken o Keşmirli dilberi hatırladım. Kelimelerinde ezeli Nur’un en muhteşem lem’aları. Birden bir vahada buldum kendimi; bir çöl akşamı ve gök kubbede gülümseyen yıldızlar. Kelimelerin mektuptan gök’e uçtu, gök’e, yani gönlüme. Kelimelerin musiki oldu. Tevrat haklı: önce kelam vardı, kelam, yani sen.” (Meriç, 2015, 22 Ekim 1966, s. 72)
Lamia her asırda başka bir adla tecelli etmiş; zirvelerin kadını. Onun gölgesinde bütün kadınlar gazete kâğıdından kırpılmış yapraklar gibi: düz, sığ, ruhsuz, mânâsız. O yoksa kitaplar tatsız tuzsuz, şiirler solgun, renkler silik, şarkılar ahenksiz kalırdı.
Lamia kendini seyrettiği dere; aksini taşıyan ayna, onu yine ona gösteren sır.
“Kendimi bir mektupta seyrettim. Büyülü bir ayna idi bu. Bu aynada bütün paslarından arınmış ve tanrılaşmış bir Cemil Meriç vardı.” (Meriç, 2015,13 Ekim 1966, s. 49)
Yalnız, bedbaht, tesellisiz bir adam… Başkalarının bahtını ve istikbâlini kıskanan, kendi talihine lanetler yağdıran, aczinden utanan, hazlarından tiksinen bir adam… Ve işte önünde lavanta tarlalarını anımsatan rayihası ve renkleriyle mest eden bir vadi uzanıyordu. “Din, aşk, şiir: boşlukta yuvarlanan insanın bir yıldıza attığı merdivenler.” Lamia, uçurumun kenarında açan teselli. Lamia, kör bir yamacın başında elini uzatan bir dal. Çölde engin bir vaha. Yaşam kıvılcımlarını taşıyandı Lamia.
Size rastladığım zaman, yorgundum. Ve arıyordum. Beklenileni, ümit edilmeyeni. Sesiniz bir vaatti, bir müjde idi. (Meriç, 2015, 10 Ekim, 1966, s. 39)
Onu tanımadan önce gök kubbenin yıldızları başında parçalanıyor, güneş kahkahalar atarak uzaklaşıyor, ıslak, yağlı, isli bir gece bütün benliğini bir ahtapot gibi sarıyordu. Kimdi Lamia? Otuz yıldır gördüğü rüya. Ümit… Mektupları ve sesiyle yaşama bağlayan kadın. Vahadan sonra çöl. Gül bahçesinden sonra bozkırdır Lamia. Bütün zilletlerin hatırasını silen bir iksir. Cehennemden Mektuplar diye adlandırıyordu bu mektupları. Dante, adeta cehenneminden Beatris’e sesleniyordu.
“Sizde ideali bulamadığım zaman, bir uçurum gibi büyüyen sükût, hayattan, ışıktan, ümitten kopuş. Nihayet gönlüme baharı getiren sesiniz. Kırık bir tekne, karanlık bir deniz. Ufukta siz olmasanız hayat denen bu yolculuk, bu rezil, bu pespaye, bu komik sürükleniş dayanılmaz bir çile olurdu.” (Meriç, 2015, 25 Şubat, 1967, s. 143)
Yokluk ürküten yokluk! Hiçliğe kement atan yokluğun trajedisi, yokluğa meydan okuyarak aşılabilirdi. İz bırakmadan gitmek bir kurbağa gibi ölmekten farksızdı. Yaratmak, ebediyete mektup dolu şişeler atmaktı. İnsan niçin bir kutsala yönelirdi, insan niçin bir insana sarılırdı, insan neden kahraman olurdu? Bütün rüyalarıyla, bütün acılarıyla silinip gitmemek için. Sonsuzluğa uçmak için!
“Ne kadar cesur olursak olalım, yokluk bizi ürkütüyor. İz bırakmadan silinmek, bir kurbağa gibi gebermek, bütün rüyalarımızla, bütün acılarımızla yok olmak… İnsan zekâsı bu kadar trajik bir sonu zor kabul ediyor. Vücudumuzu aşmak, ‘ben’in dar ve sevimsiz geometrisinin ötesine geçmek, sonsuza yönelmek, bir insana sarılmak, hatıralarda yaşamak: işte aşkın, dinin ve kahramanlığın kaynakları.” (Meriç, 2008, 22. 7. 1955, s. 43)
Kaynakça:
Meriç, C. (2004). Bu Ülke (M. A. Meriç, Haz.). İstanbul: İletişim Yayınları. (İlk baskı 1992, Ötüken)
Meriç, C. (2008). Jurnal I (M. A. Meriç, Haz.). İstanbul: İletişim Yayınları. (İlk baskı 1992)
Meriç, C. (2015). Jurnal II (M. A. Meriç, Haz.). İstanbul: İletişim Yayınları. (İlk baskı 1993)





