Tutsak Ustura Ağzında Yaşamak

0
202

“Ben öldürülürüm, fakat hakîkat yıldız gibi yanar.”

Hallâc-ı Mansûr, Kitab al-Tawasin (Beyrut: 1972, 57.)

Mânâsını yitirmiş bir dünyada ne arar düşünürler? Bu oluş ve bozuluşun özünden, varoluş gerçeğini bulup çıkaranlar ne arar, deliliğin en tatlı sesiyle?

Münevver, kimsenin bakmadığı yönden seyreder âlemi. Kutsalı talan edilmiş, hâfızası çalınmış, istikâmeti şaşmış, kendine yabancılaşmış, cinnetin eşiğinde savrulan sürgün insanlığı, hakikatin dirilişine çağırandır. Sonsuzun kıyısında açar yelkenlerini, esrârı çözmek, söylenmemişi fısıldamak için.

Düşünür, uçurumun eşiğinde kanatlanıp bekler. Düşmeye mâni olmak ister. Keskindir algıları. Her an tetiktedir; nabzı, tehlike sinyallerini sezmek için çarpar. Âdeta çırpınır, gecesi gündüzüne karışır. Sühreverdî, uyumamak ve düşünce üretmek için saçlarını arkadan çivilere bağlardı. Uykunun bıçak sırtında kafası düşüp sarsılınca can havliyle uyanır, her uyanışında yeniden tutuştururdu fitilini.

Bir milyarda ancak bir doğar dâhi. Altın tabiatlıdır, biriciktir, istisnâîdir. Seneca’ya göre dâhi, bir parça delidir. Nietzsche “Nerede delilik varsa, orada bir parça dâhilik ve bilgelik de vardır” diyor. Platon’un gözünde ise mağaradan çıkmaya cesaret edendir dâhi. Zincirlerini kırıp yüzünü mağara duvarından sıyıran. Ve gölgelere değil gölgelerin aslına vurulduğu için tutsaklarca “kaçık” ilan edilen.

Sürüden sivrilmenin bedelini ağır öder

Düşünür, hüdâ-yı nâbittir; topraktan değil, gökten bitmiştir. Sürüden sivrilmenin bedelini ağır öder düşünür. Toplum, kendisi gibi olmayana diş biler. Bir böcek gibi ezmek, yok etmek ister onu. Kafka bu yüzden Dönüşüm’de öteki olarak gördü kendini, dev bir böcek! Ve tarih her çağda, kendi Kafka’sını doğurdu.

Büyüteci icat eden Roger Bacon, iyi bir Hristiyan olmasına karşın düşünceleri Kilise ile çatıştı. Büyücü ilan edildi; o dönemde büyücülüğün cezası diri diri yakılmaktı. Neyse ki bu korkunç sondan kurtuldu, ancak on beş yıl süren hapisle ödüllendirildi.

Galileo, Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü söyledi. Diyalog büyük yankı uyandırdı; ama Kilise’nin öfkesi de kendi içinde dönüyordu. Sapkınlıkla suçlandı, Engizisyon’un önüne çıkarıldı. Tövbe etmeye zorlandı, göz hapsine alındı. Engizisyon Sarayı’nda, mazlum bir bilge olarak veda etti hayata. Diyalog ise, iki yüzyıl boyunca insanlıktan sürgün kaldı.

İtalyan filozof ve gökbilimci Giordano Bruno, düşünmenin bedelini diri diri yanmakla ödeyen Rönesans’ın en trajik figürlerinden. Panteist görüşleri yüzünden ülkesinden kaçmak mecburiyetinde kaldı. Yıllar sonra, eski bir dostunun ihanetiyle kandırılarak memleketine döndürüldü ve tutuklandı. Yedi yıl boyunca zindanlarda süründü Bruno. Engizisyon, ondan tövbekâr olmasını istedi; o ise fikrinden dönmedi. Nihayet, alevlerin hükmüne teslim edilmek üzere meydana çıkarıldı. Öpmesi için haçı uzattılar; eliyle itti, öpmedi. Hâkimlere dönerek yalnızca şunu söyledi: “Ben ölmekten korkmuyorum. Bana bu cezayı revâ gören sizler, benden daha büyük bir dehşet içindesiniz.”

Hürriyetin ezelî ve ebedî aşığı Namık Kemal, “Ayağı bağlı aslanın acizliği kendi aybı değildir / Dönersem kahpeyim, millet yolunda bir azimetten” mısralarıyla eylemci ruhunu dile getirdi. İdealizminin esintisi Vatan yahut Silistre ile kopardığı fırtınanın dalgaları onu ömrünün en tatlı çağında Magosa’ya sürükledi. Türk romanının öncüsü İntibah’ı da burada kaleme aldı. İstanbul’dan uzak olmayı bir zulüm sayan vatan şâiri, kalan yıllarını sürgünde; Midilli, Rodos ve Sakız’da geçirdi. Memleket hasretiyle hayata gözlerini yumdu.

Ahmed bin Hanbel, Kur’an’ın mahluk olduğunu kabul etmediği için Abbasi halifesi tarafından hapse atıldı ve işkence gördü. Çıktığında hâlâ iyileşmeyen yaraları vardı; uzun süre göz hapsinde tutulduğundan cuma namazına bile gidemedi.

Engin dinî bilgisiyle hayranlık uyandıran İbni Teymiyye, mezhebinin sınırlarını aşan düşünceleri nedeniyle Kahire ve Şam’da hapsedildi; eserlerinin neredeyse tamamını hücresinde kaleme aldı. Kâğıt ve kalemine el konulmasına tahammül edemeyip zindan köşesinde gözleri açık gitti.

Bozkurtlar Diriliyor ve Ruh Adam’da Türk milliyetçiliğini destanlaştıran, Türkçülük hareketinin öncülerinden Nihal Atsız, otuz dört arkadaşıyla gözaltına alındı; ‘tabutluk’ hücrelerdeki işkencelere rağmen metanetini yitirmedi. Gönül verdiği ülkü uğruna sürgünü ve uzleti göze aldı; kalemini zulme, haksızlığa karşı dimdik bir silah gibi kuşandı.

Osman Yüksel Serdengeçti, Türkçülük ve Turancılık ideali uğruna hapislerde geçirdi ömrünü; fikirleri ve mücadelesi, zincirleri aşan bir direnişin simgesi oldu.

Ağalık düzenine başkaldırının destanı İnce Memed’le efsaneleşen Yaşar Kemal, epik ve şiirsel diliyle Türk romanının zirvelerine tırmandı. Birçok kez Nobel’e aday gösterildi. Düşüncelerinden ötürü yargılandı, hapis yattı; fakat kalemi hiçbir zaman susturulamadı.

Körler ülkesinde ayna satanlar

Bilinmeze duydukları tecessüsle görünenin perdesini kaldırıp varlığı yorumladılar; evreni, ruhu, aklı, bilgiyi, maddeyi… Akıllılar diyarında delilik iksirini yudumlamışlardı. Dünyayı diğerlerinden farklı algılayıp farklı yansıtıyorlardı.

Körler ülkesinde ayna satıyorlardı. “Aynalar yolunu kesti” onların. Ötekileştirildiler; düşünce suçlusu etiketiyle yaftalandılar, tahkir edildi, horlandı, taşa tutuldular. Işık veren kanatları, kimi zaman işkenceyle kimi zaman sürgünlerle yolundu. Kalplerine alevden zincirler takıldı, kilitlendiler. Hakikatin çilesi, mistik bir kadere evrildi. Batı’da aklın trajedisi, Doğu’da ruhun trajedisi kül olup serpildi yeryüzüne.

“Enel-Hak” diyen sûfî Hallâc-ı Mansûr, hakikat uğruna en acımasız bedeli ödeyenlerden. Elleri ve ayakları kesildi, kafası gövdesinden ayrıldı, derisi yüzülüp içine saman dolduruldu. Cesedi ateşe atıldı, külleri göğe savruldu. Fakat ruhu, zamanın ötesinde bir yıldız gibi yanıp durdu.

Merkezî otoriteyi eleştiren cesur tavrı ve tasavvufî öğretileriyle gönüllerde derin izler bırakan Niyâzî-i Mısrî, ayağına vurulan prangayla Kıbrıs’ın Limni Adası’na sürgün edildi, ama yüreği hiçbir esir alınamadı. Gömülmeden önce çıkardılar prangalarını; bedeni toprağa, ruhu özgür semaya kavuştu.

İşrâk’ın şehidi Sühreverdî… Işığın metafiziğini kaleme aldığı için cellada teslim edilen genç filozof. Halkın inançlarını bozduğu iddiasıyla hapsedildi; kimi rivayete göre açlığa gönüllü teslim oldu, kimi rivayete göre boğularak, kılıçtan geçirilerek ya da kaleden atılıp cesedi yakılarak ışığı söndürüldü.

Tasavvuf düşüncesine derin ontolojik boyutlar kazandıran ve “Şeyhül Ekber” diye de bilinen Endülüslü İbn Arabî’nin bazı görüşleri, Mısır’daki fakihler tarafından kabul görmedi ve hakkında idâm fetvâsı verildi. Bu haber üzerine İbn Arabî, Anadolu’ya sığındı. Bazı rivayetlerde ise onun öldürüldüğü ve cesedinin çöplüğe atıldığı geçer.

İlkçağ filozoflarından Anaksagoras, çoğunluğun inanç anlayışına karşı kendi fikirlerini savundu; bu cesareti onu sürgüne götürdü.

Yahudi asıllı Hollandalı filozof Spinoza, modern felsefenin en özgün ve en radikal düşünürlerinden. Dogmalara karşı hür aklı savunduğu için hahamların öfkesine uğradı; aforoz edildi, kitapları ve adı lanetlendi. Küçük bir odada, gözlük merceği yontarak geçimini sağladı. Zayıf bedeni, hem insanların eziyetine hem de cam tozlarının ciğerlerini kemirmesine dayanamadı. Fakat düşüncelerinden, inancından, anlam arayışından asla vazgeçmedi.

Zehirli uzletlerine terk edilen put kırıcılar

Kırmak, yaratmaktır diyor Nietzsche, çünkü yıkıntıların arasından yeni bir güneş doğar. Ah, düşüncenin kızıl nehrini aşan nice düşünür! Ah ey, çağının putlarını kırarken ateşle, zehirle, terk edilmişlikle sınanan! Zambaklarla süsledikleri bu fâni âlemde taç beklediler; ama dikenle kanatıldılar.

“Tanrı öldü!” diyen ve değerler levhasını ters yüz eden Nietzsche, çağının putlarını sarsacak ölçüde isyankârdı. İlk kitabı Tragedyanın Doğuşu, geleneğin kabuğunda filizlenen bir isyan çiçeğiydi. Bu yüzden Basel’de derslerinin alınmaması öğütlendi. Tarih alanında belki en iyi hoca olmasına rağmen, yalnızca birkaç öğrenciye ders verebildi. Aykırı kişiliği ve put kırıcı mizacı, onu boş salonlara, derin yalnızlığa ve en acımasız bir güç istencine mahkûm etti.

Skolastik dogmalara başkaldıran Campanella, öğrencileriyle zindana atıldı; İspanya’nın taş duvarlarının kaskatı göğsünde, tam yirmi yedi yıl nefes aldı. İşte o karanlıklardan Güneş Ülkesi doğdu.

Ali Şeriatî, devrim öncesi İran’ın fikir nabzını tutan en etkili felsefî liderlerdendi. Rejim, üniversite kürsüsünü ona dâr etti, derslerini kaldırdı. Şeriatî, Tahran’a çekilerek halka seslenmeye devam etti. Tesir alanı büyüdükçe korku da büyüdü; Enstitü mühürlendi, Şeriatî zindana atıldı.

Her filozof bir devrin hakikatidir. Sahte tanrılara başkaldıran Sokrates, Atina’nın gerçeği. Sakat bir demokrasinin kurbanı. Ve Sokrates, Atina’nın kanlı gömleğidir. “Ben, Tanrı’nın, sizin başınıza musallat etmek için yarattığı bir at sineğiyim. Her gün, her yerde sizi dürtükleyip sarsıyor, sıkıştırıyor, azarlıyor, peşinizi bırakmıyorum” diyen Sokrates, Zeus’u ve öteki tanrıları öldürüyor insanları tek tanrıya davet ediyordu.

 Atina ihanet etti, en bilgesine. Sokrates’i sitenin törelerine başkaldırmakla itham etti; gençleri yoldan çıkarmakla, yeni tanrılar icat etmekle… Cellatları ağlayarak getirdi baldıranı. Lebâleb zehre bulanmış kadeh, kırmızı bir gül gibi uzatıldı felsefenin babasına. Yarım saat sonra can verdi, Atina’nın kıpkızıl kucağında; en sevdiği talebesi Platon’a hikmet bayrağını devrederek…

Celladına gülümseyenler

Pandora’nın kavanozu açılıp içindeki kötülükler saçıldığında celladına gülümsedi onlar. Eserleri birer kader urganı oldu, fikirleri tezyin edilmiş infâz sehpası. Yaşama ilahîsi sundular, karşılığında ecel şerbeti içtiler. Onlardan geriye sadece bir unvan kaldı; filozof, şâir, bilgin, ârif, düşünür, hikmet yolcusu…

Bir dâvânın pınarları tabiatlarında çağıldıyordu; bir faziletin, bilimin veya kurguladıkları bir âlemin çağıldıyordu pınarları. Salt iyiye, erdeme, tasavvura, aksiyona, efkâra susamıştı her biri. Kimi önce hayâlini kurup fikrini üretti, kimi onun yılmaz savunucusu oldu, kimi de hareketçisi…

Hayalî adasında ideal bir düzen tasarlayan Ütopya’nın yazarı Thomas More, kralın kilise üzerindeki hâkimiyetine muhalefetinden ötürü vatana ihanetle suçlandı; dindarlığına rağmen eserleri dine aykırı bulundu ve avlanırken başı kesildi.

Buharin, idealinin Stalin’in elinde tiranlığa dönüştüğünü görünce itiraz etti; tutuklandı, kurşuna dizilerken, hücresinde yığınla el yazması eser bırakmıştı. Doktor ve teolog Servetus, Protestan Cenevre’de yargılandı ve alevler arasında boy verdi.

Müslüman Kardeşler’in fikir öncüsü Seyyid Kutub, Nasır’ın zulmüne karşı durdu; zindanın soğuk duvarları arasında can verdi eserlerine. Ve inandığı değerler uğruna idâma seve seve gitti.

İskilipli Âtıf Hoca’nın Frenk Mukallitliği ve Şapka risalesindeki Batı taklitçiliğine yönelik eleştirileri, resmî ideoloji tarafından rejim karşıtı propaganda sayıldı. İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanan Hoca, şapka kanununa muhalefetten idâm sehpasında yaşama hakkını yitirdi.

Rahat yaşamış var mı gürûh-ı ukalâdan?

 “Her âkile bir dert bu âlemde mukarrer” değil midir? Mütefekkir, önce kanayan yaranın ıstırabını duyar, sonra fikrini üretir. Ziya Paşa’nın vecîz ifadesiyle “Rahat yaşamış var mı gürûh-ı ukalâdan?”

Romalı düşünür Seneca, entrikaların kurban olup Korsika Adasına sürüldü. Bir komploya karıştığı iddiasıyla kendi bileklerini keserek infâzına hükmedildi. Bu trajik son birçok resme kızıl bir ilham oldu.

Fransız yazar ve filozof Diderot, Körler Üzerine Mektup nedeniyle hükümetin gazabına uğrayıp zindana atıldı. Oto portesini Spartaküs romanında çizmiş Budapeşteli Kostler, ‘komünist casus’ ithamıyla İspanya zindanlarında idâmlıklar arasında yattı.

Meşhur İngiliz şâir Lord Byron, toplumsal kuralları hiçe sayan fikirleri ve bohem yaşayışı nedeniyle ülkesinden kovuldu. Jack London sosyalizm nutuklarıyla hapse düştü.

Aklın ve bilimin tutkusuyla düşünce ufkunu sınırsızca genişleten İslam filozofu ve hekimi Ebûbekir er-Râzî, zaman zaman muhitindeki otoritelerin tepkisini çekti; fikirleri yüzünden bazı şehirlerden sürüldü ve hapse atıldı.

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Emevîlerin adaletsizliklerine karşı sesini yükseltip hakkı savunduğu için düştü zindana. Din âlimi ve mütefekkir Süleyman Hilmi Tunahan, ilim ve irfan yayma çabası yüzünden, yetmişini geçtiğinde mahpusla sınandı.

Toplumcu dünya görüşüne gönülden bağlı Attilâ İlhan, kalemiyle düşüncelerini savunmaktan çekinmedi. Edebiyatı bir mücadele alanı olarak gördü; bu mücadele onu kimi zaman parmaklıkların ardına götürdü.

Bu Ülke’nin mîmârı Cemil Meriç, eşsiz düşünce dünyasıyla dış dünyadan kopmuş, münzevi bir yaşama itilmişti. Fildişi kulesinde dehasıyla yalnız, kültürüyle yalnız, kederiyle yalnızdı.

Mumdan kelimelerle ateş nehrini geçenler

Her dâhi, kendi çağının aleviyle sınanır. Söz söylemeleri cinayetti; kelimelerine set çekilip yüreklerine kelepçe vuruldu.

Dostoyevski, isyanın çığlığı, Ezilenler’in aks-i sedası. “Rusya’yı ancak din kurtulabilir.” diyen Dostoyevski, devrim propagandası yapmaktan tutuklandı. İdamla yargılandı; ölüm cezası son anda ağır hapse çevrildi. Sibirya’nın buz kesmiş hücrelerinde, adi suçlularla hemhal oldu. Kendi ıstırabında bütün beşeriyetin acısını gördü ve yaradan korkmamayı öğrendi; bu zafer ona ilk epilepsi nöbetini getirdi. Hücrede kurguladığı romanlar, artık gözyaşı ve nöbetlerin sancısıyla hayat bulacaktı.

Yazmak yasaktı. Kâğıt ve kalemden uzak kalmak, asıl ölüm buydu. Nihayet cezaevi doktorunun izniyle yazmasına müsaade edildi. Yıllar sonra yayımladığı ve Rusya’yı sarsan Ölüler Evinden Notlar, o günlerin acı meyvesiydi.

Aristo aklını en berrak biçimde şerh eden, Batı’nın Averroes, Doğu’nun Şârih diye andığı Kurtubalı filozof İbn Rüşd, yanlış anlamaların kurbanı olarak halifenin gazabına uğradı. Tıp, matematik ve astronomi dışındaki tüm felsefî mirası, şehir meydanlarında yükselen alevlerde kül oldu.

Gazâlî’nin eserleri, filozofların tutarsızlıklarını ortaya koyan Tehâfet’ül Felâsife’deki felsefî içerik gerekçesiyle, siyasî nüfuzu yüksek fakihlerin talebi üzerine Endülüs’te ateşe verilmesi istendi.

Fransız İnkılabı’nın ve romantizmin fikir babası Rousseau, “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur.” ve “Tanrı her şeyi mükemmel yaratmıştır; insan karışır, hepsi berbat olur.” sözleriyle düşüncelerini dile getirdiği Emile ve Toplum Sözleşmesi adlı eserleri yayımlandığında yer yerinden oynadı. Hedef aldığı din ve siyaset çevrelerinin zulmüyle yüz yüze geldi; Fransa ve Cenevre’de kitapları yasaklandı, hakkında tutuklama emri çıkarıldı. Fikirlerinin peşinde koşarken, sonunda Fransa’ya kaçmak mecburiyetinde kaldı ve özgürlüğün bedelini böyle ödedi.

Voltaire, ihtilal öncesi Fransa’daki adaletsizlikleri alaycı bir dille hicvettiği için on bir ay boyunca Bastille’de kaldı. Aynı dönemde, Felsefi Mektuplar’ı yayımlayan yayınevi sahibi de hapsedildi.

Robinson Crusoe’nun yazarı Daniel Defoe, kiliseyi eleştiren bir şiirinden dolayı dokuz ay hapis yattı. Yazdığı başka bir eleştiriden dolayı Defoe, tomruğa sıkıştırılarak üç gün teşhir edildi.

Mısır’ın Nobel ödüllü yazarı Necip Mahfuz, devrimci fikirleriyle anıldı ve eserleri birçok çevre tarafından tepkiyle karşılandı. Kitaplarından biri yasaklandı; kendisine düzenlenen suikastta bıçaklandı, ancak hayatta kaldı.

Rus edebiyatının miladı sayılan Puşkin, Gogol ile Turgenyev’in ölümü üzerine yazdığı bir yazı yüzünden zindana atıldı. Çernişevski, Rus köylülerine seslendiği bir beyanname yayımladı; Ne Yapmalı’yı hapishanede yazdı ve ardından Sibirya’ya sürgüne gönderildi.

Berrak Türkçesiyle Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna’yı edebiyatımıza bahşeden Sabahattin Ali, eserlerinde halkın sefaletini ve acılarını anlattı, şehirlilerin köylüyü küçümsemesini eleştirdi. Bir şiirinde cumhurbaşkanını tenkit edince fırtınalı dalgaları ve yalçın kayalıklarıyla meşhur Sinop Cezaevi’ni boyladı. İçimizdeki Şeytan milliyetçilerce tepkiyle karşılandı, Sırça Köşk bakanlık emriyle toplatıldı. Bulgaristan sınırında hunharca katledildi; cesedi üstünkörü gömüldü, çakallar tarafından çıkarıldı.

Fikirlerinin hararetli savunucusu ve Devlet Ana’nın yazarı Kemal Tahir, askeri isyana teşvik suçundan tam on iki yıl mahpus damlarında yattı. Edebiyata hevesli bir şâir olarak girdiği damdan usta romancı olarak çıktı; Esir Şehrin İnsanları ve Karılar Koğuşu mahpushanenin meyvesidir.

Nazım ve Necip

Nazım Hikmet ve Necip Fazıl… İkisi de bir idealin âşığıydı, ikisi de eylemci bir ruha sahipti. Dünyaya iki ayrı zaviyeden bakıp eşyâyı farklı yönlerden sorguluyorlardı. En büyük kavgalar, onlara gönül verenler arasında yaşandı. Nazım bir cephedeydi, Necip öbür cephede; aynı bedende biri sağ, öteki sol cenah. Şiir, her ikisinin de dâvâsını işleyen görünmez bir kılıç oldu. Nazım, Aydınlık ve Resimli Ay dergilerinden hüküm giydi; Necip ise Büyük Doğu’dan. Yasaklandılar, yasaklandıkça “akrebin kıskacında” geçen bir ömürle devleştiler. Biri halkın “Mavi Gözlü Dev”ine dönüştü, diğeri “Şairler Sultanı”na.

Aslında birbirlerini en iyi anlayan da onlardı. Necip, Nazım’ı hapiste ziyaret etti.

Necip: — Benim rejimim olsa seni asardım. Ama bu hiçlik rejiminde fikirsiz ve imansız insanların seni süründürmesinden müteessirim. Onun için ziyaretine geldim.

Nazım: — Benim rejimim olsa ben de seni asardım. Sonra da darağacının başında ağlardım. Seni anlıyorum; bil ki bu soylu yanının takdircisi kalacağım.

Dâhi, Tanrı’nın yeryüzüne bağışladığı en tehlikeli armağan. Onun hayatının hülâsası: “Tutsak, ustura ağzında yaşamak.”

Kaynakça:

Arslan, Ahmet (2006), Felsefe, İstanbul: İnkılap Yayınları.

Bekiroğlu, Nazan (2009), Cümle Kapısı, İstanbul: Timaş Yayınları.

Cevizci, Ahmet ve Kasım Küçükalp (2009), Batı Düşüncesi / Felsefi Temeller, İstanbul: İSAM Yayınları.

Gaarder, Jostein (2009), Sofinin Dünyası, (çev. S. Yücesoy), İstanbul: Pan Yayıncılık.

Gökalp, Murat (2005), Kadı İyâz ve Şifâ Adlı Eserinde Peygamber Tasavvuru (Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi).

Hallâc-ı Mansûr (2022), Hallâc-ı Mansûr’un Tavasini, (çev. S. Aykutluğ), İstanbul: Gece Kitaplığı. (Özgün adı: Kitāb al-Ṭawāsīn).

Rodgers, Nigel ve Mel Thompson (2007), Sıradışı Filozoflar, (çev. N. Küçük), İstanbul: İthaki Yayınları.

Yalom, Irvin D. (2009), Nietzsche Ağladığında, (çev. A. Babacan), 29. basım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Keklik, Nihat (1983), Filozofların Özellikleri / Felsefeye Giriş – II, İstanbul: Doğuş Yayınları.

Kısakürek, Necip Fazıl (2010), Bir Adam Yaratmak, İstanbul: Büyük Doğu Yayınları.

Meriç, Cemil (2006), Bu Ülke, İstanbul: İletişim Yayınları.

Mesadie, Gerald (2009), Sokrates’in Karısı, (çev. G. Devrim), 2. baskı, İstanbul: Doğan Kitap

Platon (2009), Sokrates’in Savunması, İstanbul: İskele Yayıncılık.

Platon, (2019), Devlet, (çev. S. Eyüboğlu ve M. A. Cimcoz), İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları. (Özgün adı: Politeia)

“Mehmet’e Göre Nazım” (2009), Türk Edebiyatı Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, no. 444, İstanbul.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz