İlk Günah Ve Biz

2
76

Kur’an’da zikredilen kıssalarda, inanan veya inanmayan, her düşünen insan için büyük ibretler vardır. Hz. Âdem’in (as) yaratılış kıssası da insanın nasıl bir varlık olduğuna dair önemli hikmetler içerir. İnsanın kötülük ve iyilikle ilişkisi, dünyadaki varoluş amacı ve risaletin gerekliliği gibi temel konular bakımından dikkat çekici olan bu kıssa üzerinde bir nebze düşünelim istedim. “İlk günah” tabirini, Hristiyan teolojisine ait olduğunu bilerek kullandım; çünkü bu tür bir yazı için oldukça kullanışlı görünmektedir.

Hz. Âdem’in (as) ilk günahı bizim için ne anlama geliyor? Bu soruya cevap vermek için önce olayı kısaca hatırlayalım: Allah, insanı kastederek meleklere yeryüzünde bir halife yaratacağını bildirmiş, (Bakara 2/30) ancak onu hemen yeryüzüne göndermemişti. Önce, onu akıl sahibi bir varlık olarak yaratmış; öğrenme ve bilgi edinme yeteneği vererek meleklerin ona saygı göstermesini emretmişti. (Bakara 2/31-34) Fakat meleklerin arasında bulunan Şeytan, bu emre itiraz etmiş ve böylece insana düşman olduğunu açıkça ortaya koymuştu. Bu vesileyle Allah, Hz. Âdem’e (as) düşmanının kim olduğunu da öğretmiştir. Daha sonra, dünyaya göndermeden önce bir ön hazırlık kabilinden onu bir sınava tabi tutmuştu. Bu kapsamda, onu ve eşi Havva’yı cennete yerleştirmiş; burada istedikleri her nimetten dilediklerince yiyebileceklerini bildirmişti. Ancak bir ağacı işaret ederek ona yaklaşmamalarını emretmiş ve yaklaşmaları hâlinde zalimlerden olacakları konusunda uyarmıştı. Hz. Âdem (as), Şeytan’ın aldatmasına kapılarak bu emri ihlal etmiş; ancak tövbe ettiği için Allah tarafından affedilmişti. Bunun ardından, Şeytan ile birlikte yeryüzüne gönderilmişti. (Bakara 2/30-37)

Şimdi, kendimizden yola çıkarak kıssaya doğru ilerlersek şu tespitleri yapmak mümkündür: İnsan, akıl sahibi bir varlık olduğu kadar arzulara da sahiptir. Onun bütün davranışlarının akla dayanması gerekmez; birçoğu yalnızca arzuların etkisiyle ortaya çıkar. Örneğin, pikniğe gitmek için mutlaka aklî bir gerekçe bulunması gerekmez; kişi sadece ister ve gider. Kötülükler/günahlar da çoğu zaman böyledir: Kötülükler, insan arzularına hitap eder ve akla dayanan bir gerekçe gerekmez. Arzunun gerçekleşmesi için, kötülüğün cazibesi çoğu zaman yeterince ikna edicidir. Eğer akıl devreye girip engel olmazsa, sadece istemek bir fiili gerçekleştirmek için yeterli hâle gelebilir. İnsan, şehevî arzular, güç ve iktidar isteği, hâkimiyet kurma arzusu, kazanma hırsı gibi pek çok eğilimle donatılmıştır. Kötülükler her ne kadar akla dayanan gerekçelere dayanmasa da tamamen sebepsiz de değildir. Ancak bu sebepler, çoğu zaman yapılan eylemi haklı göstermek için ileri sürülen bahaneler niteliğindedir. Bilmemezlik, çıkar elde etme isteği, çevrenin etkisi, hırs veya öfke gibi etkenler bu tür gerekçeler arasında sayılabilir. Ne var ki akıl açısından bunlar geçerli mazeretler değildir; aksi takdirde, suç işleyen herkesin mazur görülmesi gerekirdi. Hz. Âdem (as) da işlediği fiilde aklıyla değil, arzusuyla hareket etmiştir. Nitekim o, şeytanını telkiniyle cennette ebedî kalmayı veya melekler gibi olmayı arzulamıştır. Şeytan tarafından bu aldanmayı mazeret olarak ileri sürebilirdi. Ancak Allah onu mazur görmemiştir. Çünkü arzularıyla değil de aklıyla karar vereseydi daha önce ona yapılan: “Bu ağaca yaklaşırsan zalimlerden olursun” uyarısını dikkate alırdı.

Kötülükler, akıl ile arzuların çatıştığı durumlarda arzuların galip gelmesiyle ortaya çıkar. Bu nedenle Kur’an, kötülükten kaçınmak için akletmeyi önerir; çünkü akıl, insana daima iyiyi gösterir ve onu buna yönlendirir. Arzular, aklın süzgecinden geçirilerek kontrol altına alındığında bir sorun teşkil etmez. Ancak aklın uyarılarına rağmen peşinden gidilen arzular çoğu zaman kötülükle sonuçlanır. İnsanlar genelde iyiliği emreden aklın yolunu tercih etmezler. Arzular baskın çıkar, çünkü cazibe sahibidir ve kolay bir yoldan gerçekleşir. Ama iyilik, makul gerekçelere dayanır ve zor bir yoldur. Çünkü her iyilik sorumluluk ve fedakârlık gerektiren bir eylemdir. Bu sebeple Allah, kötülük işleyene işlediği kadar ceza verirken; iyilik işleyene on kat mükâfat vaat etmektedir (En‘âm 6/160).

Hz. Âdem’in (as) sınavı, yeryüzüne kötülüğün neden hakim olduğu konusunda bir fikir vermektedir. İnsanın bu ontolojik gerçekliğinden hareketle, toplumsal ve küresel sorunların büyük ölçüde akıl–arzu çatışmasında arzuların galip gelmesiyle ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Aşırı tüketim, uyuşturucu kullanımı, fuhuş, gelir adaletsizliği, sömürü, adaletsizlik ve zulüm gibi başlıca sorunların yanı sıra; çevre kirliliği, küresel ısınma, ekolojik dengenin bozulması, gıdaların genetiğinin değiştirilmesi, yapay gıda üretimi ve nükleer silahlar gibi pek çok küresel mesele de temelde insan arzularını gerçekleştirme çabasının bir sonucudur. Kur’an, küresel ölçekteki bu bozulmanın insan eliyle meydana geldiğini şu şekilde ifade eder: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde fesat (bozulma) ortaya çıkmıştır. Böylece Allah, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırır; umulur ki vazgeçerler.” (Rûm 30/41). Bu sorunlar arasında gelir adaletsizliğini ele alacak olursak, 2023 yılına ait veriler dünya genelinde ciddi bir eşitsizliğin hüküm sürdüğünü göstermektedir. Buna göre, dünya nüfusunun en zengin %1’lik kesimi toplam gelirin yaklaşık dörtte birini elinde tutarken, en zengin %10’luk kesim dünya gelirinin yarısından fazlasına sahiptir. Buna karşılık, dünya nüfusunun %50’si toplam gelirin yalnızca %11’inden yararlanabilmektedir. Anlaşılan o ki, dünya nüfusunun çok küçük bir kesimi arzuladıkları küçük cennetleri için dünyanın geri kalan kısmını cehenneme çevirmişler.

Bu sorunları haklı çıkarabilecek akla dayalı bir gerekçe var mıdır? Arzular aklı esir aldığında, sonuç çoğu zaman kötülük olur. İnsandaki güç ve iktidar arzusu, çıkar ve konfor isteği, haz duygusu, hırs ve sınırsız mülkiyet tutkusu gibi eğilimler, bu sorunların temelinde yer alır. Nitekim insanın kendi arzularının peşinden sürüklendiğine dair pek çok somut örnek görmek mümkündür. İnsanlar neden birbirlerine zulmeder? Zulmün akla dayalı bir gerekçesi olabilir mi? Güçlü olan neden zayıfı ezmeye yönelir? Çünkü adalet akla hitap ederken, zulüm çoğu zaman arzulara hitap eder. Adalet zor bir yoldur; sorumluluk ve fedakârlık gerektirir. Adaletin teminatı olan hukuk, akla dayalı biçimde uygulandığında adalet gerçekleşir. Ancak hukuk, güçlünün elinde arzulara tabi kılındığında, işlevini yitirir; teorik bir iddiadan öteye geçemez ve güçlü olanın çıkarlarına hizmet eden bir araca dönüşür. Örneğin İsrail’in yıllardır Filistin halkından binlerce masum insanı katletmesinin akla dayalı hangi gerekçesi olabilir? Bugünlerde ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a saldırmasının insanoğlunun bu gerçekliği dışında hangi gerekçeyle açıklanabilir? Sonuç olarak, aklın rehberliği yerine arzuların belirleyici olduğu bir düzende hem bireysel hem de toplumsal ölçekte kötülük kaçınılmaz hâle gelir.

Tekrar Hz. Âdem (as) kıssasına dönecek olursak, ilk günah kıssası, insanın akıl ile arzu arasında bir çatışma içinde olduğunu gösteren önemli bir mesaj içerir. Hz. Âdem’in (as) sınavı bize şunu anlatır: İnsan, aklı sayesinde doğru ile yanlışı ayırt edebilme yeteneğine sahiptir; ancak aynı zamanda çeşitli arzularla da donatılmıştır. Bu yönüyle insan, dünyada yaptıklarından dolayı sorumlu tutulan tek varlıktır. İnsanın temel sorunu, iyiyi ve kötüyü bilmemesi değil; bilmesine rağmen hangisini tercih edeceği, yani fiile dökme (amel) meselesidir. Nitekim Hz. Âdem’in (as) sınavında da görüldüğü üzere mesele bilgi değil, tercihtir. Bu nedenle, kötülüğü teşvik eden şeytana karşı, iyiliği hatırlatan ve destekleyen bir rehberliğe ihtiyaç vardır. Bu çerçevede risalet, bir bilgilendirme faaliyeti değil; aklı işlevsel hâle getirme ve onu destekleme faaliyetidir. Elçiler, insana bütünüyle yeni bilgiler getirmekten ziyade, onun zaten bildiği hakikati hatırlatmak için gönderilmişlerdir. Bu yüzden Allah, arzular karşısında aklı güçlendirmek üzere elçiler gönderir ve şöyle buyurur: “Kim, benden size elçiler aracılığıyla gelecek olan hidayetime uyarsa, artık o sapmaz, sıkıntı çekmez; ona korku yoktur ve o üzülmeyecektir.” (Bakara 2/38; Tâhâ 20/123). İndirilen kitaplar da aynı şekilde bu hakikati sürekli hatırlatır. Nitekim Kur’an için, “O, insanlar için bir hatırlatmadır.” (Sâd 38/87; Kalem 68/52; Tekvîr 81/27) buyrulmuştur. Bütün elçiler, gönderildikleri toplumları iyiliğe çağırmış ve şeytanın insan için bir düşman olduğunu hatırlatmışlardır. Bu sebeple Kur’an, arzuların peşinden gidilmesi hâlinde yeryüzünde fesadın kaçınılmaz olacağı uyarısında bulunur: “Eğer hak, onların arzularına uysaydı, gökler, yer ve bunların içindekiler bozulur giderdi. Biz onlara hatırlatmayı (Kur’an’ı) getirdik; fakat onlar, bu hatırlatmadan yüz çeviriyorlar.” (Mü’minûn 23/71).

2 YORUMLAR

  1. Öncelikle bu yazınız için teşekkür ederiz. Siz bu makaleyi dini açıdan ele almışsınız ben biraz felsefi açıdan bakıp yorum yapmak istiyorum. Agustinus kötülüğün kaynağını insan iradesinin zayıflığına ve özgür seçimlerini kötüye kullanmasından bahseder. Aynı zamanda insan ilk günahtan dolayı doğuştan günahkar doğduğunu iddia eder. Bu nedenle çocukların vaftiz edilmesi gerektiğini söyler. Açıkçası ben insanın doğuştan kötü doğduğunu düşünmüyorum ancak insanda kötülük yapma potansiyelinin var olduğunu düşünüyorum. İlki sizin bahsettiğiniz insanın arzularına yenik düşmesidir. Anacak bunun dışında başka etkenlerin de olduğunu düşünüyorum. Bunlardan biri insanın sinir sisteminden kaynaklandığını düşünüyorum bunu nasıl isimlendireceğimi bilmiyorum ama mizaç dersem doğru olur mu acaba? Çünkü insan bir anda öfkeye kapılıp istenilmeyen davranışlar ortaya koyar. Bu konuda kuranda herhangi bir açıklama var mı? Diğeri ise insanın içinde bulunduğu çevrenin de insanı etkilediğine inanıyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz