Mezopotamya’nın Kadim Mirası: Sabiiler ve Gnostisizm
Ekosistemin muntazam işleyişi içinde köşe kapmaya çalışan insanlık, öğrenmeden kendini aşan bir imtihanı kabul etmeye çalıştı. Sıfır düzeydeki bilgisini; deneyimleyerek, esinlenerek ve ilhamlanarak çoğalttı. Sonsuz ilmin deryasına dokunan insan, arif/ermiş noktasında hiçliğinin farkına vardığında mütevazı bir endam kuşandı. Ben bilirim ve güçlüyüm diyen cehalet, sarmal tarihin aktörlüğünü üstlendi. Zaman ve mekân koordinatlarında ariflerin müritleri, cehaletin müşterisi iç içe öğretiler sundu. Binlerce yıl öncesi veya binlerce kilometre ötede yaşanan ve söylenen tekrarlar insanlığı toplu bir kemale yakınlaştırmadı.
Yaklaşık 2000 yıl önce Mezopotamya’nın güneyinde Karun Nehri boyunca yerleşmiş Sabii olarak bilinen bir topluluk yaşar. Gnostik inanç ve öğretileri ile tüm zorbalıklara rağmen günümüze ulaşmış bir kültür. 600 sayfalık Ginza adlı kutsal kitaplarında ahlak ve kozmoloji sistemlerin temeline düalizmi yerleştirirler. Ahlaki alanda iyinin karşısına kötüyü, kozmoloji de ise ışık ve nurlu bir âlemin karşısına karanlığı koyarlar. Günde beş vakit suda arınarak namaz kılıp iyilikte ısrar eden bu toplum, karanlıklara karşı kendilerini savunmaya çalışır. Kazanılan ve öğrenilen bilginin insanları nasıl çıldırttığını öngörmüş olmalılar ki, insanlığı kaybetmemek için iman ve ibadet ile bahşedilen ilahi ilmi hedef edinmişlerdir.
Sabiilerin son peygamberi Hz. Yahya; insanları karanlığın okyanusunda boğulmak yerine suda arınmaya davet ettiği için Yahudiler tarafından idam edilmişti. Doğum ile ölüm arasında kurgulanmış, kabullenmiş rejimler insana boğulmaya karşı boğuşmayı bir yaşam tarzına dönüştürmüştür. Gerçekleri algılamaktan kopmuş, sığ hislerle yetinen, basit soru, sorgu ve sorumlulukları bilinç zanneden bir insan modeli istenmektedir. İçinde yaşanılan kozmos mükemmelliği ile daha yoğun ve kaliteli bir yaşamı barındırdığını anlamak çok da zor değil. Sabiilerin başrahipleri olan ganzibralar tüm saygınlıklarına rağmen halklarını çürümeye karşı koruyamamıştır.
Bilgi ve Cehalet Kıskacında İnsanlık
İnsanlığın içine düştüğü karanlığın okyanusunda nasıl yüzeceğini bilmemesi boğulmaya karşı geliştirdiği refleksler ile hayatı sınırladığı söylenebilir. Her zaman ve her yerde tekrara giren davranış ve söylem benzerlikleri zihnin kapalı devrede kaldığına işaret eder. Nadir belirtilerde zihnin açık kaldığı kesitler; üst/kâmil insan formunda hakikati görünür kılabilmektedir. İnsanlık, üstünlüğünü kendinde gerçekleştireceği yerde ötekinde, kimlikler arasında baskıda, şiddette, kazandığı zaferde(?) görmesi sıratı müstakimin önüne duvar çekmektedir. Bu okyanusta yaşamaya mahkûm bırakılan insan, yüzmeyi öğrendiğinde kendisini boğmaya çalışan sistemin kaldırma gücünden de yararlanarak ona sunulan muazzam hayatın da farkına varacaktır. Yaratılışına işlenmiş istidat, kabiliyet türlerini geliştirerek ilkel formdan çıkabilir.
Nietzsche’nin nihilizminde “Üstüninsan” diye bir kavram vardır. Zayıflığı kabul etmeyen, acıyı güce dönüştüren, hayatın tüm zorluklarını müspet değerlendiren bir karakter inşasını ister. Buyuran Zerdüşt’ün dilinde, üstüninsan olmak için insanı aşmanın öğretisi formüle edilir. Olağan yaşamın aşağılanmasını fark edip öteye geçme cesaretini gösterir. Kolektif kabulün basit ve sığ yaşama kolaycılığından kaynaklı egoist ve narsistlerin liderliğini ret eder. Topluma karışan Zerdüşt’ün bilge duruşu peygambervari bir amaç kuşanır. Bilir ki kaosun, çatışmanın, savaşın, yokluğun olduğu her yerde Peygamber öğretileri mabetlerde mahpus kalmıştır.
Evet, bildiğimiz canlılar arasında akıllı/zeki kabul edilen insanın; dikey ve yatay yönde yaşamı sınırlanmıştır. Havaya, suya, yiyeceğe, korunmaya ve daha birçok seviyeye muhtaç ve mecbur olduğu için bağımlı bir varlık olarak tüm ömrünü bunlara adamaktadır. Doğduğu coğrafya, etnik ve cinsiyeti gibi belirleyici hiçbir kimlik seçiminde irade sahibi değildir. Bitki ve hayvandan daha üstün olabilir. Ancak onu kuşatan sınırlar, bilmediği evrende konumuna karşı cahil ve yetersiz bırakmıştır. Mevcut seviyesini yükseltmesi; eğitimle geliştireceği kabiliyete, ilhamla kazanacağı marifete bağlıdır. İnsanlık tarihinde ki dehalar, zekâlarıyla ancak “bilmediklerine” işaret etmiştir. Onlar boğulma tehlikesini atlattıklarında, sunulan hayatın mağaranın içindekine hiç benzemediğini görmüş olmalılar. Kullanılan terminoloji, biçilen değerlere bakıldığında insanlığa en büyük tehdit insanlardan geldiği anlaşılır. Her yerde kapalı devrede kalan zihnin, berrak zekâya ihtiyaç duyduğu bilinmelidir.
Uzakdoğu düşünürleri, dünya sınırlarının ötesi ile pek fazla ilgilenmedikleri görülür. Onlar, toplumu içinde yaşadıkları gerçekler ile yüzleştirmeye çalışmıştır. Yol veya yüce hakikat anlamına gelen Tao’yu “bilen söylemez söyleyen bilmez” denklemi ile formüle etmiştir. Günlük hayatın şifrelerini basitleştirerek bireyi dolayısıyla toplumu kısa yoldan mutlu kalmaya yönlendirmişlerdir. Böylece toplumu kargaşadan çıkartıp saadet içinde sade bir hayatın huzuru vaat edilmiştir.
Küresel Felsefelerin Hakikat Arayışı
Spekülatif aklın sınırlarını zorlayan Yunan düşünürlerinde Herakleitos; yokluk ile var oluşu uyum içinde anlatarak değişimi kaçınılmaz kabul eder. Karakterin insan için kader olduğunu, mutlak gerçekliği Tanrıya atfeder. Sofistler ise mutlak hakikati reddedip, insanı tek ölçü kabul eder. Sofistler; her şeye şüpheyle bakarak aklı ve bilgiyi ne oluyoruz-a zorlamıştır. Sokrates üzerinden anlatılan bir hikâyeye göre; O döneminin en bilge kişisini bulmaya çalışır. Ünlü bilginlerin konuşmalarında onların hiçbir şey bilmediklerini anlar. O, bütün kötülüklerin kaynağını bilgisizliğe bağlar. Sokrates; kişinin kendisi ile barışık kalması için, bilmediğini fark etmeyi ahlakın başlangıcına koyar. Platon; tarihte örneği kimsenin aklına gelmeyen kestirme bir yol sunar; ya filozoflar devleti yönetmeli ya da devleti yönetenler filozof olmalı iddiasında bulunur. Böylece yönetimi bilginin merkezine pay eder. Filozof kimliği ile tarihe nam salmış Aristo bir devlet adamı değildi ama Büyük İskender’in danışmanlığını yaptı. Büyük İskender, Aristo’nun rehberliğinde kısa ömrüne sığdırdığı imparatorluk yürüyüşünde tarihin en acılı sayfalarını yazdı. Bilmediğini bilmekle erişilen bilginin üst eşiği vahşete hizmet etti. Niccolo Machiavelli yöneticilere iktidarda kalmaları için olası her yöntemin meşru felsefesini dikte etti. Velhasıl ben bildim/bilirim cehaleti seri trajik hikayelerin müsebbibi oldu.
Marifet, İnanç ve Sosyal Adalet
Ortadoğu’nun kadim dinlerinden biri olan Ezdanin kutsal metinlerin birinde ” …Kötülüğün yaratanı da Xudadır, eğer kötülüğün yaratanı Xuda olmasaydı yaratan tek başına Allah olmazdı” der. Kötülüğün kontrolünü de tanrıya bırakır. Hint Tanrılarından Krişna, Bhagavat-Gitada Karma Yoga öğretisinden bahseder. Bu öğretiye göre iyi ya da kötü birilerinin sorumluluğundadır. Sorumluluğunu ifa etmeye “inanan insan” görevini gerçekleştirmesi uygun olarak kabul edilir. Bilgin olmanın metotları zaman ve emek açısından zor görünebilir, inanmak daha kolay ve kestirme bir yöntemdir. Bilge insanı yanlışa ortak etmek imkansızken inanan insan her vahşetin paydaşı olmaya amadedir. İnancı; kötülüğün kullanımından kurtarmak için inancın ilim kaynağına dayandırılması elzemdir. İnanca dayalı bir eylemin ilmi gerekçeleri huzura kaynaklık edecektir.
İslam literatürünün önemli kavramlarından biri marifettir. İlim ve irfan la yoğrulan marifet, sükûnet içerisinde okumalarını derinleştirdikçe hayrette kıvamına ulaşır. Gazali’den Cüneyd-i Bağdadi’ye kadar ortak görüşe göre; Marifetin en üst eşiği “Hakk’ın bilinmeyeceğini bilmek” olarak tanımlar. İşte bu seviyeden sonra Nur görünür olur, ilkel davranış, amaç ve hedefler terkedilir. Bireysel bazda gerçekleşen bu merhale toplumsal sirayette saygınlık bulduğu kadar etkili olur. İnancın marifetle zirve yaptığı karakterler Peygamberlerde zuhur etmeli. Peygamberler ilim ve marifette içine girdikleri trans düzeyi bilinmeyebilir. Onlar sıradan insanların gerçekleştirebileceği kodları basitleştirerek sunmuşlardır.
Hadi! 8 Haziran 632 yılının son gecesine gidelim.
Hz. Muhammed hayatının son anlarını yaşarken etrafındaki sahabelerin beklentilerine cevaben verdiği son iki nasihat;
- Herkes tebaasına adil davransın,
- Asla namazı terk etmeyin demiş.
Böylece dikey yönde duayı (Namazı)
Yatay boyutta adaleti istikamet olarak belirlemişti.
Hz. Muhammed derin öngörüsü ile büyüğün küçüğe, güçlünün zayıfa, varsılın yoksula ve tabi ki yönetimin tebaaya adalet ile hükmetmesinden endişelendiği açıkça ortada. O, sosyal hayatta anahtar sorunun “Adalet” olacağını anlamış olmalı. Anlatılan hikâye o ki; peygamber hayata gözlerini yumarken mahallenin geri sokaklarında öne çıkan başka hesapların gürültüsü Kutsi Tavsiyelerin duyulmasını engellemişti. Bir yıl önce veda ederken onu dileyen on binlerce Müslümandan onu anlayan sadece birkaç kişiye fısıldayabiliyordu. Maalesef öylece de kalmış görünüyor. Kurnaz beyinler aidiyet kurdukları kimliklerin menfaatlerinde doyuma ulaştıktan sonra adaleti hatırlamaya başlıyor. Adalet olacaksa benim elimden olsun zihniyeti acımasızca hayatlar çalıyor. Hz. Muhammed’in öğretisi adaleti her kademedeki bireye yükleyerek sosyal sermayeyi tahkim etmek istemiştir.
O, bireylerin yaratan ile olan rabıtasını namaz üzerinden duanın içine gizlemişti. Namazın istikrarlı sürekliliğine olan muhtaciyeti; öğretisinin ta başına koymuştu. Hayvandan bir derece üstte kalan insana, kâmil insan olmaları için bir ömrü model olarak sunmuştu. O da tüm peygamberler gibi varken aydınlanmayı sağlamıştı. Marifet yolculuğunda namazı (duayı) ışık olarak sunmuştu. Adaletin ve namazın sahtesi ilahi makamda karşılık bulmadığından sosyal huzursuzluk dinmemiştir.
Bambaşka bir coğrafyada tarihin tüm felsefe ve öğretilerini sentezlemeye çalışan İbni Rüşt; “Tanrı insanlara ‘Akıl’ vererek kendisine muhalif dinler ile baş başa bırakmıştır.” Der. Dinleri bir diğerine muhalif yapan anlayış hazır düşmanlar yaratmıştır. Dinleri etnik ve coğrafi kimliklere tapulayan beyinlerin iyiniyetli olmadıkları anlaşılır. Kafatası içinde korumaya alınmış beyinlerin, mekanik bir üretim ile akla, muhakeme deneyimleri ile zekâya dönüşümü; gerçeği kavrama yetisini geliştirir. Akıl, ürettiği bilgi ile dinin toplum ve bireyin ihtiyaçlarından kaynaklandığı sonucuna varabilir.
Evet, İrademiz dışında kazandığımız kimlik bilgilerimiz, doğduğumuz coğrafyaya, mensubu olduğumuz ırk, cinsiyet ve dil mantıken, eşdeğer olan her kimlikle bizi eşitler. Hayatın makul gerçeklerinden kopuk absürt zekalar ise kimlikler üzerinden amansız acılar yaşatır.
İşte bu absürt zekâlar, İbni Rüşt’ün bahsini ettiği aklı, kafatasın içindeki beyinle birlikte gömü olarak saklayanlara aittir. Hiçbir ticari ve ahlaki değeri yoktur. Anlık olarak kullandığımız duyular binlerce objeyi anlamlandırarak beyine iletirler. Steril bir ortamda bu objelerin doğru okunup sentezlenmesi günlük hayatta karşılık bulacaktır.
Hindistan’ın felsefi akımlarından biri olan Cainizme göre biyolojik olarak insanlarda var olan duyular; ruhu sınırlayarak kendi özelliklerine ulaşımını engeller. Bu pencereden bakıldığında beden hayattın tüm algılarını bilinen duyular üzerinden sağlarken, ruh ketum bırakılmıştır. Ruh kendi özelinde ki algıları kullanabilirse ilahi hakikate ulaşılabilir mi? Bilgi ve marifet iyiliği çoğalttıkça ruh halinin kazanımları güçlü kişilikler oluşturacaktır.
İnsanoğlunun veri tabanına yüklü olan programların türüne ve gücüne göre ‘kişilik’ ilk oluşumunu başlatır. Sosyal çevre, ekonomik koşullar, yaşam deneyimleri kişiliğin gelişimini inşa eder. Basit bir kişilik pratik hayatta tezatlar içinde kalabilir. İnsanları hayretler içinde bırakan en önemli vakalardan biri inancın tüm ritüelleri, nizami gerçekleştirilmesine rağmen bireyden topluma etkilerinin hiç görülmemesi veya zayıf kalmasıdır. Bir İnsan inancının talep ettiği bütün ibadetleri yerine getirmesine rağmen ilk fırsatta günaha, harama girebilmesi veya ilah ile olan rabıtasının gerçekleşmemesi sorgulanıp tartışılan bir konudur. Cahil insanın kafasında nasıl bir tanrıya taptığı sorgulanmalıdır. Belli ki Nietzsche’nin dediği gibi kişi kendi tanrısını yarattıkça hak tanrıyı “kafasında” öldürdü. Hayasızlığını, sorumsuzluğunu yarattığı tanrıya ihale etti.
İnsan zekâsı ve çalışma disiplini bireyin yaşam karelerinin tamamına yansır. Zekâ seviyesi yükselmiş, çalışma disiplini içten olan tüm ürünler dikkat çekecek kadar öncüdürler. Çakma, sahte veya kopyalanmış çalışma tipleri ve ürünler deneyimli ariflerin gözünden kaçmaz. Birey ve toplumların kahir çoğunluğunda sahtelik veya kopyalama kabullenildiğinden her durum normalden sayılır. Olması gereken yaşam biçiminin gerçekleşmemesi yaşam zeminini acıların tarlasına dönüştürür. Hikâyeyi buradan yakalayan düşünürlerin perspektifleri; yeryüzünü acıların hayat alanı olarak tanımlamalarına neden olur.
Buddha, son nefesini vermeden önce talebelerine; imandan yoğunlaşmaya kadar her alanda “doğru” üzerinde hassasiyetle çalışarak kurtuluş vaat ediyordu. Ona göre var olan dünya; üzüntüler, acılar ve yeislerle doludur. O hayattaki acının sonsuz olduğuna inanıyordu. Arzuların yerine getirilmesi acılarla varılan bir şeydir. Acının nedenleri Buddha’ya göre ekonomik, sosyal ve politik değildir. Acılar, her şeyin geçici ve fani oluşundan dolayı insan hayatının fıtratında kök salmıştır. Der. Yeryüzünün faniliği acı hissi verebilir. Ezelden ebede insanlığın yürüyüşü ariflerin rehberliğinde kalınırsa hayat anlam kazanacaktır. Buddha’nın istikamet olarak sunduğu “doğruda” ısrar kurtuluş için isabetli bir işarettir.
Neticede, hayati bir gerçekliğe varıla bilinir. Ortadoğu’da Sabiilerden Kürtlere, Zerdüştlerden Müslümanlara, Şiilerden Sünnilere kadar alçaltılıp yükseltilen her kimlik özünde insanları insanlığa çağırır. Ancak tarihi ispatlar; marifetten uzak güç sahibi karakterlerin, kabiliyetlerini “ötekiler” üzerinde test ederek kendilerini kanıtlamaya çalıştıklarını yazar. Ortaya çıkan dehşet ve korku döngüsü savunma, korunma ve hayatta kalma güdülerini tek amaç haline getirir. Tüm acıların müsebbibi “ben bilirim” “ben güçlüyüm” diyenlerin elinde gerçekleşir.
Mezopotamya’nın Mütevazı bir nehir havzasına sıkışan Sabii’ler birçok kültür ve inanca katkı sunmuştur. Onlar ötekisi olarak kaldıkça tehdit altında korunmaya devam edecektir. Günümüzde 80.000 civarında kaldıkları tahmin edilen Sabiilerden alınacak çok ders olabilir. Hz. Yahya’yı anlamaya ve onu idam eden Yahudileri tanımakla başlayabiliriz.





