Türk Edebiyatı’nda gezi-seyahat türünde yazılan eserlerde İstanbul’a dair olanların sayısı ne yazık ki İstanbul’un hak ettiği ölçüye ulaşamamıştır. Hikayeci yazar Mustafa Kutlu’un İstanbul’a dair yazdıklarını bu yönüyle mütevazı katkı sayabiliriz. Kutlu’nun son yıllarda yazmış olduğu İstanbul gezi yazıları ailesiyle birlikte İstanbul’a gelişinden itibaren zaman içinde gezdiği gördüğü yerler dört kitapta okuyucuyla buluştu: Topkapı’dan Topkapı’ya, Haliç İle Çepçevre İstanbul, Boğaziçi.
“İstanbul’u tanımak kendimizi tanımak demektir”
diyor Mustafa Kutlu bir söyleşiye verdiği cevapta.
Dalıp girilecek bir şehir değildir o; üslup, usturup, âdap-erkân gerekir. En önemlisi de destur alıp bir kapıdan girmek lazımdır İstanbul’a. Darılıp küsülecek, küsülüp kaçılacak, kaçınılacak bir şehir de değildir. Yokuşlarına sabır, kalabalığına tahammül, büyüklüğüne tebcil ve anlaşılması için gayret ve çaba icap eder. Bir taraftan kubbeler ve minareler şehri iken diğer taraftan gökdelenler, plazalar kentidir o. Tam tasavvurdan silinmeye yüz tutmuşken tahayyülümüze kurulur. Hatırdan çıkmaya yüz tutunca hatıraya yerleşir.
Mustafa Kutlu’nun İstanbul gezi yazılarının ikincisi “Haliç İle Çepeçevre İstanbul” kitabının sokaklarında dün-bugün arasında biraz dolaşalım. Kitap bir tür 1989 tarihli gezmelerin bir dökümü mahiyetinde. Gezme deyip geçmemek lazım. Kutlu’nun da ifade ettiği gibi gezmenin de bir adabı vardır. Öyle gelişigüzel turlamalarla İstanbul gezilmez. Bir yeri gezmenin orayı fethetmeye benzer bir tarafının olduğu unutulmamalıdır. Zira sadece gezmiş olmaz böylece aynı zamanda gezdiğiniz yeri okumuş olursunuz.
Kutlu, İstanbul’u gezmenin başlangıç noktası olarak Eyüp’ü gösterir. Zira İstanbul’un fethinin manevi komutanları bu kadim şehrin bir tür tapu senetleri gibi Eyüp’te toplanmıştır. Mustafa Kutlu olması gereken tarzda bir geziyi kendisinin de gerçekleştiremediğini kitabın daha ilk sayfasında itiraf ediyor ve “İşte bizim gezimiz de esas itibariyle Eyüp’ten başlamalı idi. Hatta sur dışında yatan evliyanın türbeleri ziyaret edilmeli, şehitler için mezarlardan yana Fatiha’lar okunmalı idi. Daha sonra güzergâhımız yine büyüklerin yattığı mahallere doğru ilerleyecekti. Kâh bir türbeye, kâh bir çeşmeye uğrayacaktık. Böylece İstanbul, onun gerçek sahiplerinin izinden bize kendini ağır ağır açmış olacaktı. Lakin böyle olmadı. İstanbul’u usul-i kadim üzre gezemedik. Çünkü daha ilk adımda Topkapı yolumuzu kesti. Dolayısıyla ilk kitap Topkapı’dan Topkapı’ya adıyla yayımlandı.” (Dergâh Yay., Eylül 2021)
Otuz iki sene sonra tutulan gezi notları birinci kitaba nazaran İstanbul’u daha doğru yerden gezmenin rehberini oluşturmuş. Çünkü yazar bu kez sur dışında yatan evliya türbelerine Fatiha’lar gönderdikten sonra gezisine doğru bir taraftan yani Eyüp’ten başlamaya muvaffak olmuş. Kitabın birinci bölümü Haliç’i, ikinci kısmı ise “çepeçevre İstanbul’u” anlatmakta. Okuyucu daha ilk başta bir yakın geçmiş zaman vesikası gibi 1989 yılının Eyüp’ünün şaşkınlığını yaşıyor. Yazarının peşine takılmış şaşkın bir okur gibi bugünkü Eyüpsultan ile dünkü Eyüp arasındaki eski-yeni farkını yakından görüyor.
Sadece bakımsız türbeler, mezarlar ve serviler değil aynı zamanda semtin Hacı Baba diye anılan tarihi ünlü kebapçılarını, Karadeniz pidecisini de teğet geçmiyor Kutlu. Tarihi kebapçıda kebap tarihe karışmış, Eyüp kaymakçıları sırra kadem basmış gibidir. Ne yazık ki Eyüp’te şöhreti Evliya Çelebi’ye uzanan “Eyüp Oyuncakçıları”nın da yerinde yeller esmektedir. 1880’lerde kurulan “Ragıp Ağa’nın Kahvesi” bugünün Piyer Loti’sidir.
Kahveden aşağıya doğru bakıldığında karşı sahilde yer alan Sütlüce Mezbahası (Şimdilerde Haliç Kongre Merkezi) pis sarı dişleri ile sırıtmaktadır. Zal Mahmut Paşa Camii’nin avlusunda kirli çamaşır suları, medrese odasında kalan fukaralar sanki günümüze uzak bir asrın manzarasını yansıtıyormuş gibi.
Mustafa Kutlu Eyüp semtinin kılcal damarlarına kadar girmiş. Sadece 1989 yılının Eyüp’ünü dolaşmakla kalmıyor aynı zamanda geriye dönüşler yaparak geçmiş zamanın Eyüp’lü yıllarını da gözler önüne seriyor. Eyüp gezisi Ayvansaray, Esnaf Lonca Sokağı’nda İnebolu Pazarı, Balat, Tahta Minare Camii, Fener semti, Unkapanı Köprüsü ve köprünün altındaki kuş pazarı, Sütlüce, Kâğıthane, Daye Hatun Camii, Kasımpaşa, Kulaksız Mezarlığı, Sarayburnu, Eminönü, Gülhane Parkı, Cankurtaran, Samatya, Yedikule, Akbıyık Camii, Küçük Ayasofya, Kadırga, Kumkapı, Yenikapı, Büyük Langa, Davutpaşa-Küçük Langa, Cerrahpaşa, Belgradkapı, Silivrikapı, Merkezefendi, Seyyid Nizam Dergâhı, Mevlanakapı, Edirnekapı, Mihrimah Camii, Kariye, Eğrikapı gibi semtlere uğrayıp mekânları ziyaret ederken bir yandan da solmuş, dökülmüş bir İstanbul fotoğrafını yerli yerine yerleştirmeye çalışıyor.
1990 yılı 10 Haziran’ında tamamlanan Haliç ile çepçevre İstanbul gezisi şu hüzünlü satırlarla tamamlanıyor: “Tuhaf duygularla yokuş aşağı Ayvansaray’a doğru gidiyorum. Daha önce anlattığım Rum Kilisesi’ni geçiyorum. Bu kederle, yoksullukla, yıkılmışlık ve terk edilmişlikle dolu semtleri arkamda bırakıyorum.”
Kitabı okuyup bitirdikten sonra 10 senede ne kadar çok şeyin değiştiğini bugüne bakıp düne geri dönüşler fırlatırken anlıyorsunuz. Bir hikâyecinin semtleri ve mekânları okuma biçimi de hikâye gibi oluyor.
İstanbul’a kendi hikâyesini hatırlatmak için sanırım önce bu şehrin hafızasını Haliç’le tazelemek gerekiyor.
(Haliç İle Çepeçevre İstanbul-Mustafa Kutlu, Dergâh Yayınları)





