İlm-i Kelâmın Bir Ahlâk Teorisi Var mı?

0
311

Ahlâk; konu, yöntem ve amaç bakımından ayrışan dinî ilimleri, ortak ilke ve gaye etrafında birleştiren önemli bir husustur. Bunlar içinde tasavvuf gibi ahlâk ile teması daha görünür olanlar varsa da her halukarda tüm ilimler tümel biçimde de olsa ahlakî esasları içerirler. İslam düşünce tarihinde felsefî literatür izleğinde müstakil bir ahlâk ilmi de teessüs etmiş; haller ve makamlar, edeb ve hikemiyat, esmâ-i hüsnâ, şemâili nebî ve kırk hadis şerhleri gibi farklı kanallar da oluşmuştur. Kelâm ilmi ise bidayetinden beri pek çok ahlâkî konuyu içerse de, tevhid, nübüvvet ve ahiret gibi asılları işe katan ve üst bir kategoride teori ve pratiği birleştiren müstakil bir ahlâk teorisi üretememiştir. Bunun belki de en önemli nedeni, tümelliğinin ve kuşatıcılığının bir sonucu olarak ahlâk kavramının dine eşitlenmesi ve onun tüm İslami ilimlerle tam bir girişimlilik oluşturmasıdır. Öyle ki hadis ilmi ahlâkı rahatlıkla Resulullahın söz ve davranışlarından, tefsir ilgili ayetlerin yorumundan fıkıh ise mükelleflerin davranışlarından çıkarmakta ve kendinde açık olan bu durum herhangi bir teoriye olan ihtiyacı ortadan kaldırmaktadır.

Bir diğer husus ise erken bir dönemde itikadı, bid‘atçı fikirlere ve dış tehditlere karşı savunma işini üstlenen kelâmın, fethedilen topraklardaki dinî-felsefî polemiklerin etkisiyle teorik bir hüviyet kazanmasıdır. Bu vâkıa, insanın ahlâkî boyutuna dair sorumluluk ve özgürlük kavramları etrafında kümelenen bilgilerin metinlerde öne çıkmasını zorlaştırmıştır. Kelâmda çeşitli ekolojik sebeplerden dolayı vurgunun farklı biçimde yapılması zamanla bu disiplinin ahlâkla ilişkisinin zayıflamasına yol açmıştır. Oysa ki günahkârın itikadı konusu (mürtekîb-i kebîre), kelamı da ortaya çıkaran bir ahlâk tartışmasıdır ve kader ve insan fiillerinden hareketle ilahi sıfatların tespitini sağlamıştır. Kelâm ve ahlâk ilişkisinin -belki Macid Fakri etkisiyle- bir tür meta-etik tartışması olan hüsün ve kubuh meselesine hasredilmesi de bu bağlamda zikredilebilir. Fiillerin ahlâkî değeri ve bunun kaynağı problemi yani euthyphron diyaloğu “ahlâkî ilkeler Tanrı buyruğu muyoksa nesnenin zatında bilgiye konu olan müstakil iyilik veya kötülük vasıfları var mıdır?” sorularıyla formüle edilebilir. Sonraları mukaddimât-ı erbaa literatürü içinde de yürütülen bu tartışmaya odaklanmak kelâm-ahlâk ilişkisini kuşatamamış ve esasında çok daha ilintili diğer konuların ihmalini sağlamıştır. Ayrıca İslâm düşüncesinde erken devirlerden itibaren felsefî bir ahlâk literatürü gelişmiş ve Adudduddîn el-İcî gibi kelâmcılar bu kalıpta risaleler telif etmişlerdir. Bu geleneğe kelamın temel kabulü olan tevhid inancı fâil-i muhtâr tanrı fikri ve yaratma gibi unsurlar taşınsa da müstakil bir teoriye olan ihtiyacı gidermiştir.

Ancak kelâmın en başında ele aldığı meseleler, insanın metafizik anlamı ve değeri, Tanrı’yla ilişkisi ve dünyevî sorumluluklarıyla ilgili olduğundan bir şekilde ahlâkla da ilgilidir ve kelâmın ahlâkla irtibatlandırabilecek imkânı her zaman taşımaktadır. Evvela insanın anlam arayışı ve neticesinde metafizikle kurduğu bağ üzerinde durmak gerekir. Ahlâk her şeyden önce ilişkisel bir meseledir; kişinin kendisi, canlı ya da cansız varlıklardan oluşan çevresi ile nihayetinde yaratıcıyla kurduğu ilişkinin bir neticesidir. Bir kısım modern etik yaklaşımları, imanı ve metafiziği denklemden çıkararak salt akıl, fayda ya da erdem temelli, kurallı yaşama ve sosyal ilişkileri de hesaba katan evrensel bir ahlak sistemi kurmaya çalışsalar da kelâm ilmi en başta ahlâkın metafizik zeminini tahkim eden bir hüviyete sahiptir. Modern dönemde imanı merkeze almadan ben’in bilgisini esas alan ya da bu yönde bir evren tasavvur eden etik yaklaşımlara karşı kelâmın bu tavrı mühimdir. Kelâm ahlâk teorisi en başta Allah tasavvuru ve O’nun varlıklarla irtibatını sağlayan sıfatlar meselesiyle bağlantılıdır. O’nu bilmeyi (ma‘rifetullah) sağlayan ve diğerleriyle ilişkisini kuran her çaba aynı zamanda ahlâkın metafizik zeminini verecektir. Bu noktada Allah’ın davranış biçimi, insanla ilişkisi ve beklentisine dair önemli ipuçları barındıran ilâhî isimlere (esmā-i hüsnâ) dair literatürün özel bir önemi olmalıdır.

Diğer husus benliğin kuruluşu ve buna bağlı olarak “fail” ilkesinin anlaşılmasıdır. Kelâmda insana dair farklı tanımlamalar yapılsa da özünde insan, dinî açıdan sorumlu bir varlık (mükellef) ve özgür bir fail/özne (muhtâr) olarak ele alınmaktadır. Kelâmcılar insan fiillerinin meydana gelişindeki nedenselliği açıklamak üzere kudret ve irade kavramları esasında davranışları izah ettiler. Ehl-i sünnet insan eyleminin analizinde kesb teorisini Mu‘tezile ise insanı fiillerin gerçek sebebi olarak gören tevlîd ve tevfîz fikirlerini savundu. Kelâmda felsefî anlamda mücerred bir nefs/benlik etrafında gelişen bir ahlâk düşüncesi ve erdemler şeması yoksa da, insan fiillerinin sorumluluğunu temellendirmek amacıyla geliştirilen teoriler birer ahlâk kuramı olarak okunabilir. Meselâ fizik alemi açıklamak için benimsenen atomculuk sırf tabiî bir yaklaşım olmanın ötesinde aynı zamanda ahlâkî bir öğretidir; insanın her an Allah tarafından gözetildiği duygusunu canlı tutmaktadır. Kelâmcıların insanın özgürlüğü noktasında ortaya koydukları tüm görüşler ve buna bağlı geliştirilen terimler, fiilin oluşumunun iç şartlarına temas etmesi, içsel otorite kavramını vurgulaması ve fail-fiil arasında sağlıklı bir ilişki kurmayı amaçlaması bakımından dikkat çekicidir. Kâdî Abdülcebbar’da güdü (dâî) ve hâtır kavramları, Nazzâm’ın (ö. 231/845) mücerret nefs görüşü ile Câhız’ın (ö. 255/869) garîze ve tab’ fikirleri kelâmî ahlâk teorisinin kavramsal zenginliğini gösterir.

Ahlâkın amelî tarafının baskınlığı kelâmî teorinin pratiğe dönüşmesini ya da dünyevî ve işlevsel olanla birleşmesini gerektirir. Teorik çerçevenin pratikle buluşmadığı durumda, ahlâk nihâî amacına ulaşamaz ve nihayetitnde anlamını yitirir. İslam düşüncesinde nazarî ile amelî ilkelerin buluştuğu önemli alanlardan biri de nübüvvet kurumudur. Peygamberin insanlığa güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiği dikkate alındığında, nübüvvetin örneklik boyutu ile ahlâk arasında hayati ilişki ortaya çıkar. Kelâm kitaplarında bu konu nübüvvetin ispatı ve gerekliliği çerçevesinde ve genelde teorik açıdan ele alınsa da bu başlıklar altında peygamberin ahlâkına dikkat çekenler de vardır. Zira ahlâkın inşası ancak ahlâklı insanları model alarak mümkündür. Bu yüzden nebînin şahsiyeti ve peygamberlerin örnekliği, ahlâkın pratiğe dökülmesi açısından vazgeçilmez bir unsurdur.

Bir diğer husus ahlâkın gayesi ve bunun bir sonucu olarak âhiret inancıdır. Ahlâkî eylemler fayda ve zarar odaklı, hedefe yönelik (gâî) işlerdir; her ahlâkî tavrın bu dünyada ve ötede bir karşılığı vardır. İnsanların ahlâkî davranışlarında, kısa vadeli dünyevî sonuçlardan ziyade uzun vadeli uhrevî akıbeti de gözetmeleri, tutarlı ve fedakâr davranmalarıyla ilişkilidir. Bu itibarla güçlü bir âhiret inancı ve hesap verme bilinci olmadan, ferdin dünyevî fayda-zarar hesaplarıyla tutarlı bir ahlâkî duruş sergilemesi zorlaşır. Kelâm ilmi, iman esaslarından biri olan ahireti temellendirirken, ahlâkın gayesi ve motivasyonu noktasında da önemli işleve sahiptir. İmanı merkeze alan bir disiplin olarak kelâm, insan davranışlarını nihai bir hesap ve ilahî adalet duygusuna bağlayarak ahlâkî tutumları pekiştirir. Söz gelimi, çevre kirliliği vb. güncel olguları, hesabı verilmesi gereken inanç ve emanet kavramlarıyla irtibatlı bir itikadî sorun olarak ele almak mümkündür. Bu şekilde yaklaşılırsa, çevreyi koruma ya da kurallara uyma bilincinin ahlâkî bir tercih ya da toplumsal bir ilke olmanın ötesinde dinî bir sorumluluk olduğu fikri gelişecek ve bireyler bu konuda daha güçlü bir motivasyon hissedeceklerdir.

Sonuçta, bahsi geçen sorunları aşan ve ahlâk ile kesişim noktalarını yeniden kuran bir kelâmın, modern birikimden de istifade ile bir ahlâk teorisi inşa etmesi beklenmelidir. Bireysel erdem ile toplumsal ahlâkî sorumluluğu dengeleyen bir sistem kurmaya ve İslam ahlâkının çağdaş problemler karşısında yorumlanmasına imkân tanıyan böyle bir yapı zorunludur. Geçmişte olduğu gibi bugün de bu işi yapacak ve kelâmın ahlak ile bağını kuracak olan kişi ise zihniyet sorununu aştığı müddetce kelâmcıdır. Kelamın tanımı, konusu, mahiyeti, bilimsel kimliği, işlevi ve muhatapları gibi hususlar çerçevesinde bu ilmi, ahlâkî konulara doğrudan imkan verecek biçimde yapılandırmak gerekir. Felsefî nefs teorisine mukabil insan özü, ilim, irade ve kudret gibi nefsani fiiller merkezinde kurulmalı, özgürlük bahsinde dile getirilen argümanlar, insanın yetki ve sınırlarına, fizik ve metafizik bağlarına atıfla belirlenmelidir. Bu hasılaya nübüvvet etrafında örneklik ahiret etrafında da gaye fikrinin eklenmesiyle, teori ve pratik dengeye kavuşacak çağın ihtiyacı olan “inanan özne” sahih bir şekilde kurulabilecektir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz