İran’ın Stratejik Mantığı: Fuller, Nasr ve 2026 Savaşının Sonuçları

0
127

M. Hakan Yavuz

Atlas Think Center – 11 Mart 2026

Son yıllarda Ortadoğu’da gerilimin dramatik biçimde tırmanması, uzun süredir tartışılan bir soruya yeniden ilgiyi artırmıştır: İran’ın dış politikası nasıl anlaşılmalıdır? İslam Cumhuriyeti’nin davranışları esas olarak devrimci ideoloji ve dini coşkuyla mı açıklanmalıdır, yoksa rejim türünden bağımsız olarak İran devletinin stratejik perspektifini şekillendiren daha derin jeopolitik ve tarihsel güçleri mi yansıtmaktadır?

Bu soruya ilişkin önemli içgörüler sunan iki etkili eser bulunmaktadır. Bunlardan ilki, Soğuk Savaş sonrasında 1991 yılında yazılan Graham E. Fuller’ın The Center of the Universe: The Geopolitics of Iran adlı çalışmasıdır. İkincisi ise Vali Nasr’ın 2025’te yayımlanan ve İslam Cumhuriyeti’nin günümüz Ortadoğu’sundaki stratejik davranışını açıklamayı amaçlayan Iran’s Grand Strategy: A Political History adlı kitabıdır. Bu iki eser otuz yılı aşkın bir zaman aralığıyla kaleme alınmış olsa da dikkat çekici bir entelektüel bağ paylaşırlar. Her iki yazar da İran’ın eylemlerini esas olarak ideoloji üzerinden okumaya yönelik yaygın Batılı eğilime meydan okur. Bunun yerine İran’ın rasyonel bir jeopolitik aktör olarak hareket ettiğini ve dış politikasının bireysel liderlerin hedeflerinden ziyade uzun vadeli yapısal faktörler tarafından şekillendirildiğini vurgularlar.

Bu benzerliklere rağmen Nasr, Fuller’ın argümanını basitçe tekrarlamaz. Aksine onun içgörülerini geliştirir, fakat önemli değişiklikler yaparak odağı 1979 sonrası İran’a kaydırır. Fuller, İran davranışını etkileyen kalıcı jeopolitik faktörlere—coğrafya, tarihsel kimlik ve stratejik kültüre—vurgu yaparken; Nasr, özellikle savaş, devrim ve uluslararası izolasyonun yarattığı travmaların İslam Cumhuriyeti’nin stratejik perspektifini nasıl şekillendirdiğini öne çıkarır. Bu iki yorumun karşılaştırılması, İran dış politikasının altında yatan mantığa dair değerli bir anlayış sunar.

Devrimsel Kopuş Miti

Hem Fuller hem de Nasr’ın paylaştığı temel argümanlardan biri, “devrimsel kopuş tezi” olarak adlandırılabilecek yaklaşımı reddetmeleridir. Batı’daki pek çok yorumda 1979 İran Devrimi, İran’ın stratejik yöneliminde keskin bir kırılma olarak görülür. Devrim öncesinde Şah yönetimindeki İran, küresel sisteme entegre, Batı yanlısı ve modernleşmeci bir ülke olarak tasvir edilirken; devrim sonrasında ülke, Batı’ya düşmanlıkla motive edilen ideolojik bir İslam rejimi olarak sunulur.

Fuller, Batılı gözlemcilerin İran’ı sıklıkla yanlış anladığını; çünkü ideolojik söylemlere aşırı odaklanarak daha derin yapısal süreklilikleri gözden kaçırdıklarını ileri sürer. Ona göre İran dış politikası, yalnızca liderlerin kişilikleri veya ideolojik tercihlerine bakılarak anlaşılamaz. Hükümdar başında taç taşıyan bir monark da olsa, sarık taşıyan bir din adamı da olsa İran devletinin karşı karşıya olduğu stratejik çevre büyük ölçüde aynıdır.

Tahran’daki bir lider aynı jeopolitik gerçeklerle yüzleşir: Rakip güçlerle çevrili, geniş fakat kırılgan bir ülke; birden fazla büyük bölgenin kesişim noktasında yer alma durumu; ve Ortadoğu siyasetinde merkezi bir aktör olma tarihsel bilinci. Bu yapısal koşullar, rejim türünden bağımsız olarak İranlı liderlerin stratejik bakışını şekillendirir.

Nasr’ın çalışması da bu içgörüyle örtüşür. İslam Cumhuriyeti’nin stratejik davranışına odaklanmasına rağmen, İran politikasının sıklıkla devrimci ideolojiye atfedilen irrasyonel dürtülerden ziyade tutarlı ve rasyonel bir stratejik mantığı yansıttığını savunur. Nasr’a göre İran politikaları, düşmanca bir uluslararası ortamda devletin özerkliğini ve güvenliğini korumaya yönelik uzun vadeli bir stratejinin ürünüdür. Dolayısıyla her iki yazar da İran dış politikasının esas olarak ideolojik radikalizmle açıklanabileceği görüşünü reddeder.

Coğrafya ve Stratejik Merkezilik

Fuller’ın argümanı, coğrafyayı merkeze alan jeopolitik bir perspektife dayanır. İran dünyanın stratejik açıdan en önemli konumlarından birinde yer alır. Orta Asya, Kafkasya, Ortadoğu ve Güney Asya arasında konumlanan ülke, bu bölgeler arasında bir köprü işlevi görür. Bu coğrafi konum, tarih boyunca İran elitlerinin ülkelerini kilit bir bölgesel güç olarak görmelerine yol açmıştır. Yüzyıllar boyunca Pers imparatorluklarının Ortadoğu’nun büyük bölümlerini, Kafkasya’yı ve Orta Asya’nın bazı kesimlerini kontrol etmesi, güçlü bir bölgesel etki ve kültürel prestij mirası bırakmıştır.

Fuller’a göre bu tarihsel miras, İran elitleri arasında ülkenin bölgesel siyasette benzersiz ve hayati bir rol üstlendiğine dair kalıcı bir inancın oluşmasına katkı sağlamıştır. Bu perspektifte İran sıradan bir ülke değildir; çevre bölgelere doğal biçimde yayılan etkisiyle bir medeniyet merkezidir. Bu bakış açısı, İranlı liderlerin bölgesel gelişmeleri sıklıkla stratejik merkezilik merceğinden değerlendirmelerini açıklar. Şah döneminde de İslam Cumhuriyeti döneminde de İranlı karar alıcılar, ülkelerinin Basra Körfezi ve daha geniş Ortadoğu’nun siyasi manzarasını şekillendirmede belirleyici bir rol oynaması gerektiğini varsaymışlardır.

Fuller, bu sürekliliği 20. yüzyılın sonlarında Şah’ın politikalarını inceleyerek gösterir. 1970’lerin başında Britanya’nın Basra Körfezi’nden çekilmesinin ardından Şah, İran’ı bölgede baskın güç konumuna yerleştirmeyi hedeflemiştir. Petrol gelirlerini güçlü bir ordu kurmak için kullanarak İran’ı Körfez’in başlıca güvenlik sağlayıcısı haline getirmeye çalışmıştır. Fuller’a göre bu hedef yalnızca Şah’ın kişisel arzularından kaynaklanmıyor; İran’ın coğrafi konumu ve tarihsel öz-imajına dayanan daha geniş bir jeopolitik mantığı yansıtıyordu.

İdeoloji ve Stratejik Çıkarlar

Fuller’ın en provokatif iddialarından biri, ideolojinin çoğu zaman daha derin stratejik motivasyonları gizleyen bir maske işlevi gördüğüdür. Devrimci söylem, milliyetçi diskur ve dini dil kamusal açıklamalarda baskın olabilir; ancak bu ifadeler sıklıkla daha geleneksel jeopolitik hedeflerin gerçekleştirilmesi için araçsallaştırılır. İran örneğinde Fuller, İslamcı devrim ideolojisinin İran devletinin stratejik çıkarlarını temelden değiştirmediğini savunur. Aksine bu ideoloji, uzun süredir var olan hedeflerin ifade edilmesi için yeni bir çerçeve sunmuştur.

Nasr da genel hatlarıyla bu perspektife katılır. O da İran politikalarının yalnızca dini ideolojiye referansla açıklanamayacağını ileri sürer. İslam Cumhuriyeti liderleri devrimci söylemlerine rağmen ulusal güvenlik, caydırıcılık ve bölgesel etkiyi vurgulayan bir stratejik çerçeve içinde hareket ederler.

Bununla birlikte Nasr’ın yorumu önemli bir değişiklik getirir. Fuller İran davranışının kalıcı jeopolitik belirleyicilerine vurgu yaparken, Nasr daha çok İslam Cumhuriyeti’nin stratejik düşüncesini şekillendiren “tarihsel deneyimler” üzerine odaklanır.

Tarihsel Travmanın Etkisi

Nasr’ın temel argümanı, İran’ın çağdaş stratejisinin İslam Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerini şekillendiren devrim, savaş ve uluslararası izolasyon deneyimlerinden doğduğudur. Özellikle İran–Irak Savaşı (1980–1988), İran stratejik düşüncesinin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Bu çatışma yeni kurulan İslam Cumhuriyeti’nin kırılganlığını ortaya koymuş ve İranlı liderler arasında derin bir güvensizlik duygusunu pekiştirmiştir.

Savaş sırasında İran yalnızca Irak’ın askeri saldırganlığıyla değil, aynı zamanda geniş çaplı uluslararası düşmanlıkla da karşı karşıya kalmıştır. Pek çok bölgesel ve küresel güç Irak’ı desteklemiş ve İran büyük ölçüde yalnız bırakılmıştır. Bu deneyim İranlı liderleri, ülkenin güvenliği için dış güçlere güvenemeyecekleri sonucuna götürmüştür.

Sonuç olarak İslam Cumhuriyeti caydırıcılık, asimetrik savaş ve bölgesel etki üzerine kurulu bir stratejik doktrin geliştirmiştir. Daha güçlü rakiplerle konvansiyonel askeri güç üzerinden doğrudan rekabet etmek yerine İran, bölge genelinde müttefik ve vekil güç ağları kurmaya yönelmiştir. Bu strateji İran’ın daha güçlü devletlerle doğrudan çatışmadan kaçınarak nüfuzunu genişletmesine imkân tanımıştır.

Bu nedenle Nasr, İran’ın bölgesel faaliyetlerini devrimci yayılmacılığın kanıtı olarak değil; rejimin hayatta kalmasını ve devletin güvenliğini sağlamayı amaçlayan savunmacı bir stratejinin unsurları olarak yorumlar.

Nasr ayrıca bu yapısal faktörlerin somut stratejik politikalara nasıl dönüştürüldüğüne odaklanır. Analizi, İslam Cumhuriyeti içinde tarihsel deneyimlerin, kurumsal gelişimin ve stratejik öğrenmenin rolünü vurgular.

Bölgesel Hegemonya mı Stratejik Hayatta Kalma mı?

İki yazar arasındaki önemli farklardan biri İran’ın stratejik hedeflerine ilişkindir. Fuller, İran’ı doğal olarak bölgesel liderlik arayışında olan bir ülke olarak tasvir etme eğilimindedir. Ona göre İran elitleri ülkelerinin Basra Körfezi ve çevre bölgelerde baskın bir konumda olması gerektiğine sıklıkla inanırlar. Nasr ise İran stratejisine daha savunmacı bir perspektiften yaklaşır. Ona göre İslam Cumhuriyeti’nin temel hedefi bölgesel hâkimiyet değil, rejimin hayatta kalmasıdır. İran politikaları dış tehditleri caydırmaya, stratejik bağımsızlığı sürdürmeye ve düşmanca güçlerin ülkeyi izole etmesini veya istikrarsızlaştırmasını engellemeye odaklanır.

Bu ayrım, iki kitabın yazıldığı farklı tarihsel bağlamları yansıtır. Fuller Soğuk Savaş’ın yeni sona erdiği ve İslam Cumhuriyeti’nin hâlâ konumunu pekiştirdiği bir dönemde yazmıştır. Nasr ise onlarca yıllık yaptırımların, bölgesel çatışmaların ve uluslararası gerilimlerin damga vurduğu bir dönemde kalem oynatır. Dolayısıyla Nasr’ın analiz ettiği İslam Cumhuriyeti, sürekli baskı koşulları altında hareket etmeyi öğrenmiş bir devlettir.

Stratejik Sabır ve Asimetrik Güç

Nasr, İran’ın bölgesel siyasete yaklaşımını tanımlamak için “stratejik sabır” kavramını kullanır. İranlı liderler hızlı ve dramatik genişleme yerine, zaman içinde nüfuz biriktirmeyi hedefleyen uzun vadeli bir strateji benimserler. Bu yaklaşım hem İran’ın sınırlı konvansiyonel askeri kapasitesini hem de daha güçlü rakiplerle doğrudan çatışmadan kaçınma arzusunu yansıtır. İran vekil güçlere, siyasi ittifaklara ve ideolojik ağlara dayanarak stratejik belirsizlik derecesini korurken bölge genelinde etki oluşturabilir.

Nasr’a göre bu strateji yapısal kısıtlamalara rasyonel bir uyumdur. İran, Amerika Birleşik Devletleri veya onun bölgesel müttefiklerinin askeri gücüyle rekabet edemez; ancak rakiplerinin stratejik hesaplarını karmaşıklaştıran ilişki ağları kurabilir.

Graham Fuller ve Vali Nasr’ın çalışmaları İran’ın stratejik davranışına dair birbirini tamamlayan iki perspektif sunar. Her ikisi de İran politikasını ideolojik aşırılık veya irrasyonel liderlikle açıklayan indirgemeci yaklaşımları reddeder. Bunun yerine İran’ın yapısal ve tarihsel güçlere tepki veren rasyonel bir devlet olarak hareket ettiğini vurgularlar. Bu analizler birlikte ele alındığında İran dış politikasının yalnızca liderlerin ideolojisine bakılarak anlaşılamayacağını; coğrafya, tarih, stratejik kültür ve kurumsal öğrenme gibi daha geniş bir çerçevede yorumlanması gerektiğini ortaya koyar.


Savaş ve Sonuçları

Nasr ve Fuller’ın yorumları ışığında İran dış politikası yalnızca ideolojik yayılmacılık olarak değil; düşmanca bir jeopolitik ortamda rejimin hayatta kalmasına, caydırıcılığa ve bölgesel etkiye odaklanan bir strateji olarak görülmelidir. Her iki akademisyen de İran’ın vekil ağlarına, bölgesel ittifaklara ve stratejik derinliğe bağımlılığının; İran–Irak Savaşı, devam eden yaptırımlar ve Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’le süregelen çatışmaların şekillendirdiği tarihsel güvensizlikten kaynaklandığını vurgular. Bu perspektiften bakıldığında mevcut çatışma yalnızca İran’a karşı bir Amerikan savaşı olarak değil; büyük ölçüde İsrail’in stratejik öncelikleri tarafından yönlendirilen ve ABD’nin esas olarak İsrail’in güvenlik çıkarlarını korumak ile bölgesel ittifak yükümlülüklerini sürdürmek amacıyla hareket ettiği bir çatışma olarak değerlendirilmelidir. İsrail-Amerikan savaşının bu çerçevede analiz edilmesi Ortadoğu için çeşitli olası gelecek senaryolarına işaret eder.

Birincisi, savaş İslam Cumhuriyeti’ni ciddi biçimde zayıflatabilir ve İran’ın Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen’de müttefik aktör ağları üzerinden inşa ettiği bölgesel düzeni parçalayabilir. Kısa vadede bu sonuç, özellikle İsrail ve bazı Körfez monarşileri gibi Tahran’ı stratejik tehdit olarak gören devletlerin lehine olabilir. Ancak tarih, siyasi yapıların yıkılmasının nadiren istikrar ürettiğini; aksine yeni aktörlerin ve rekabetlerin ortaya çıktığı siyasi boşluklar yarattığını göstermektedir. Zayıflamış bir İran’ın Batı yanlısı hale gelmesi olası değildir. Bunun yerine dış müdahaleye direnişten meşruiyet devşiren güvenlik elitlerinin domine ettiği daha milliyetçi ve askerileşmiş bir devlete evrilebilir. Böyle bir senaryoda devrimci Şii ideolojinin merkeziliği zamanla azalabilir; yerini bölgesel güç dengesine farklı bir ideolojik biçimde meydan okumayı sürdüren devlet merkezli güçlü bir İran milliyetçiliği alabilir.

İkincisi, çatışma Amerikan gücünün Ortadoğu’da nasıl işlediğine dair bir değişimi de ortaya koymaktadır. 11 Eylül sonrası geniş ölçekli işgallerin aksine mevcut yaklaşım; yeniden inşa yükünü üstlenmeden düşmanları zayıflatmayı amaçlayan drone operasyonları, siber eylemler ve nokta hedefli saldırılar gibi hassas savaş yöntemlerine dayanmaktadır. Bu değişim Irak ve Afganistan’daki maliyetli ulus-inşa başarısızlıklarından çıkarılan derslerden kaynaklanmaktadır. Ancak bu tür bir “yıkıcı strateji” ciddi riskler barındırır. Devletleri zayıflatırken yeniden inşa süreçlerine katkı sunmamak, bölgesel parçalanmayı hızlandırabilir ve özellikle Çin ve Rusya gibi rakip güçlerin bölgede nüfuzlarını artırmalarına zemin hazırlayabilir. Aynı zamanda savaş, ABD içinde İsrail’in Amerikan Ortadoğu politikasını şekillendirmedeki rolüne ilişkin daha yoğun iç siyasi tartışmaları da tetiklemiştir. Eleştirmenler giderek artan biçimde ABD’nin müdahil olmasının, daha geniş ulusal çıkarlar yerine İsrail yanlısı lobi gruplarının etkisi ve İsrail’in güvenliğine yönelik stratejik taahhütlerden kaynaklandığını ileri sürmektedir. Destekçiler bu iddialara karşı çıkmakla birlikte savaşın gerçek maliyetleri görünür hale geldikçe Washington’daki İsrail lobisinin gücü ve etkisi üzerine tartışmaların daha da yükseleceği açıktır.

Üçüncüsü, çatışma Körfez monarşileri arasında yeni güvenlik kaygıları üretmektedir. On yıllar boyunca bu ülkeler Washington’la ittifaklarını ve Amerikan askeri üslerinin varlığını güvenliklerinin temel unsurlarından biri olarak görmüşlerdir. Ancak mevcut savaş, bazı Körfez başkentlerinde bu ilişkinin avantajdan çok stratejik bir yük haline gelip gelmediği yönünde büyüyen tartışmaları tetiklemiştir. Pek çok Körfez lideri Amerikan askeri varlığının onları bölgesel çatışmalardan korumak yerine ABD ve İsrail öncelikleri tarafından yönlendirilen savaşlarda misilleme hedefi haline getirdiğinden endişe duymaktadır. Bu perspektiften Washington’ın bölgesel stratejisinin İsrail’in güvenliğini her şeyin üzerinde tuttuğu; Körfez devletlerinin güvenlik kaygılarının ise ikincil kaldığı yönünde bir algı ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle bazı Körfez politika çevrelerinde uzun süredir koruma sembolü olarak görülen Amerikan üslerinin aslında topraklarını daha büyük risk altına sokup sokmadığı tartışılmaya başlanmıştır. Bu tartışma, ABD askeri varlığının geleceği ve Körfez devletlerinin stratejik yönelimi üzerinde uzun vadeli etkiler doğurabilir.

Dördüncüsü, savaşın ideolojik etkisi Müslüman dünyanın daha geniş siyasi manzarasını da yeniden şekillendirebilir. İran’daki din adamı rejimi önemli ölçüde zayıflarsa, 1979 devrimi sonrasında ortaya çıkan devrimci Şii İslam modeli cazibesinin bir kısmını kaybedebilir. Ancak bu durum siyasi İslam’ın genel olarak gerilemesi anlamına gelmeyebilir. Bunun yerine ideolojik odak, İslami kimliği devlet merkezli otoriteyle harmanlayan milliyetçi ve medeniyetçi siyaset biçimlerine kayabilir. Bu şekilde savaş, İran’a özgü İslami yönetim modelini zayıflatırken aynı zamanda bölge genelinde daha geniş anti-Batıcı ve milliyetçi anlatıları güçlendirebilir. İsrail açısından sonuç belirsizdir. İran’ın bölgesel ağlarının yok edilmesi kısa vadede güçlü bir stratejik rakibi ortadan kaldırabilir; ancak uzun vadede daha milliyetçi ve teknolojik olarak uyum sağlayabilen bir İran’ın yükselişi ya da dış müdahale algısıyla radikalleşmiş bir bölge gibi sonuçlar doğurabilir.

Son olarak savaş hem Ortadoğu’da hem de Amerika Birleşik Devletleri içinde siyasi manzarayı yeniden şekillendirmektedir. İsrail’e yönelik Amerikan kamuoyu tutumu özellikle genç kuşaklar ve siyasi solun bazı kesimleri arasında koşulsuz destek konusunda artan şüphecilikle birlikte kademeli biçimde değişmektedir. Savaş genişledikçe siyasi liderler ittifaka güçlü biçimde bağlı kalmaya devam etse bile İsrail, tarihsel olarak destekçi olan Amerikan toplumunun bazı kesimlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalabilir.

Bölgesel tartışmalarda ortaya çıkan bir diğer unsur Türkiye’yle ilgilidir. İsrail güvenlik çevrelerinin bazı kesimleri giderek daha fazla Türkiye’yi potansiyel bir gelecekteki stratejik rakip olarak görmeye başlamakta; İran tehdidi bertaraf edildikten sonra Ankara’yı “bir sonraki İran” olarak nitelendirmektedir. Bu bakış açısı Türkiye’nin artan bölgesel etkisini, bağımsız dış politikasını ve İsrail’le gerilen ilişkilerini yansıtır. Bu yeni söylemin sonuçları ve Türkiye’nin İsrail stratejisi açısından bir sonraki büyük mesele haline gelme ihtimali bir sonraki makalede ele alınacaktır.

Tüm bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde İsrail-Amerikan İran karşıtı çabalarının uzun vadede şu sonuçlara yol açabileceği görülmektedir: İran’ın bölgesel düzeninin çözülmesi ve İran milliyetçiliğinin yükselişi; Amerika’nın bölgesel istikrarsızlığı yönetmedeki sınırlarının açığa çıkması; Körfez devletlerinde ABD ile ittifakın maliyetlerine dair yeni tartışmaların ortaya çıkması; ve Ortadoğu’nun ideolojik ile jeopolitik manzarasında daha geniş çaplı bir dönüşüm. Dolayısıyla çatışmanın etkisi yalnızca savaş alanıyla sınırlı kalmayacak; önümüzdeki yıllarda hem bölgesel jeopolitiği hem de ABD iç siyaset tartışmalarını derinden şekillendirecektir.

Not: Bu yazı ilk olarak Atlas Think Center’da yayımlanmıştır. Metnin Türkçeye çevrilmesinde yapay zekâ destekli çeviri araçlarından yararlanılmıştır.
Orijinal metin: https://atlasthink.org/irans-strategic-logic-fuller-nasr-and-the-consequences-of-the-2026-war/

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz