Okçular, Kardeşlerim Geri Dönün

0
25

Bismillahirrahmanirrahim

Ben Muhammed Emin, genç bir müslüman. Kardeşlerime, ümmete hasretim ve çağrımdır sözlerim.

Zaferi Hatırlamak

Sıcak ve gürültülü bir gündü. Kılıçlar birbirine çarpıyor, orduların uğultusu çölün üstünde yükseliyordu. Müslümanlar Uhud’u arkalarına almışlardı; yedi yüz kişiyle, karşılarındaki üç bin kişilik Kureyş ordusunu geri püskürtmeye başlamışlardı bile. İşte tam o sırada, geçidi tutan okçular zafer sevincine kapıldı ve yerlerini terk etti. Peygamber’in (s.a.v.) o kesin emrini unuttular. Kalplerine zafer sarhoşluğu düştü ve Uhud bir mağlubiyete döndü.

Zafer ancak Allah’tandır; biz bunu biliriz. Nitekim Rabbimiz, Bedir’deki yardımını hatırlatarak buyurur: “Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah, Bedir’de de size yardım etmişti. Öyle ise, Allah’tan sakının ki O’na şükretmiş olasınız.”(Âl-i İmran, 123, Elmalılı Hamdi Yazır Meali) Biz bunu biliriz, değil mi? Peki zafer nedir bizim için? Savaşta galip gelmek midir zafer? Yoksa bir insanın daha hidayete ermesine vesile olmak mıdır? Allah’a verdiğimiz sözde durmak için çabalamak mıdır? Bizi, biz müslümanları, zalimlerden ayıran nedir? Zafer nedir?

Öyle görüyorum ki müslümanlar, zaferi ve kazanmayı “galip gelmek” sanmaya başladı. Oysa Allah’ın yardımı olmadan, yine Allah’ın koyduğu kurallara bağlı kalarak kime, nasıl galip gelebiliriz? Galip gelsek bile, bu bizim için bir zafer midir?

Zalimler için her yol mübahtır; bizim için değildir. Bizler savaşta dahi güzel ahlakla bağlandık: boynuna kılıç dayanmışken kelime-i şehadet getirenin canına dokunmamakla, düşman da olsa ölünün bedenine müsle etmemekle şereflendirildik. Eğer materyalist ve pozitivist akılla düşünürsek görürüz ki, bu kadar sınırla, bize emredildiği şekilde savaşırken, Allah’ın yardımı olmadan kazanmamız zaten mümkün değildir. İşte bu çelişkinin tam kilit noktasıdır. Dolayısıyla en başa dönmeli ve düşüncelerimizin zeminini düzeltmeliyiz.

Bir yanda “Allah için savaşıyoruz” deriz; öbür yanda asıl niyetimiz üstün olmak, güçlü görünmek, düşmanı ezmektir. Bir yanda zaferin Allah’tan olduğunu söyleriz; öbür yanda kazandığımızda onu kendimizden biliriz. Bir yanda İslam’ın adını anarız; öbür yanda O’nun kurallarına ancak işimize geldiği kadar uyarız. Oysa bunlar bir araya gelmez. Çünkü İslam ahlakı, dünyada üstün gelmeyi değil, Allah’ın rızasını kazanmayı hedefler (Zira en üstün insani erdem bizi yok iken varlıkla ve varlık içinde insaniyetle şereflendiren Yaratıcı’ya şükranla yönelmektir). Uğruna konmadığı bir hedefi, o ahlakla elde etmeye çalışmak daha ilk adımda kaybedilmiş bir savaştır. Kendi hırsımız için savaşıp zaferi de kendimizden bilirsek, kazansak bile asıl zaferi, yani Allah’ın rızasını, çoktan yitirmişizidir.

Öyleyse mesele nettir: eğer amacımız yalnızca galip gelmek ve başka milletlerden üstün olmaksa, işin içine neden İslam’ı katıyoruz? Yok eğer Allah’ın sözü yeryüzüne yayılsın diye savaşıyorsak, neden O’nun emrettiği gibi savaşmıyoruz? Bu çelişkiyi gidermek, bizim imanımıza olan borcumuzdur. Aksi halde, birilerinin kendi hırslarının doldurduğu savaşlara piyon olur, İslam adı altında kavimcilik (kavmiyetçilik) yapmış oluruz.

Bugün, bir müslümanın imanından gelen o ümit olmadan, insanın kendini küçük ve çaresiz hissetmesi gayet doğal. Çünkü bugün; teknoloji, para ve siyasetle gölgelerde kurulan o “güç masaları”yla, insanlara kendilerini küçük ve güçsüz hissettiren masallar anlatılıyor. İnsanlar bireyselleştirilerek daha da güçsüzleştiriliyor, daha da etkisizleştiriliyor. Dünya gözlerde büyütülmüş, zihinlerse küçültülmüştür. Zihinlerin köleleştirildiği, mülkün ve mahremiyetin çalındığı, özgürlüğün yalanların altına gömüldüğü, hatta yaşamın anlamının bile soyulup çıplak bırakıldığı bir çağdayız. İnsanın insan olarak değerinin anlamsızlaştırıldığı böyle bir çağda, dünyanın en çok da buna ihtiyacı var: İslam’a, güzel ahlaka, anlayışa ve tebliğe. Biz biliriz ki öleceğiz ve Allah’ın huzuruna çıkarılacağız. Bu yüzden bizim için asıl kazanç eşyalar değildir. İnsanlara yönelen, Allah rızasını hedefleyen değer ve erdemlerdir.

Bizler müslümanız. Bu, bize güzel ahlakı ve tebliği öncelikli görev kılmıyor mu? Öyleyse bizim için zafer; Allah’ın emrine uyarak yaşamaya ve bir insanın daha hidayetine vesile olmaya gösterdiğimiz gayretin ta kendisidir. Zaferin Allah’tan geleceğini bildiğimiz için, sırf galip gelmek uğruna savaşamayız. Bizi şereflendiren o kurallara sımsıkı tutunuruz; çünkü ne ölmek, ne kazanmak, ne de yenilmek bizim ilk derdimizdir. Nasıl olsa bu dünyadan bize kalacak hiçbir eşya yoktur. İşte biz buna iman ederiz.

Elbette burada savaşmaktan kastımız elde silah ile cephede verilen savaş değil, mücadelenin, direnişin ve hayatın tam da içinden günlük eylemlerimizdir. Ve elbette “yenilmek için savaşmaktan”, “çalışmamaktan” veya “güçsüz kalmaktan” söz etmiyorum. Mal ve mülkün kalplerimize değil ceplerimize girmesi gerektiği gibi, doğru mücadelenin de kalplerimize girmesinden bahsediyorum. Zaferin sonda gelen bir üstünlük değil, en başından nasıl savaştığımızla ilgili olduğunu ve önceliklerimizin herkesten farklı olduğunu hatırlamak istiyorum: çünkü bizim için mağlubiyette bile bir zafer vardır. Bugün Gazze’deki direnişin, nice insanın hidayetine vesile oluşu da buna delildir. İşte o ne güzel dindir ki, böylece Allah katından olduğunun delilini sunar. Halid bin Velid’in, savaştan önce Pers ordusunun kumandanına yolladığı o meşhur çağrı da bu ruhtan doğar: “Sizi İslam’a çağırıyorum; kabul etmezseniz cizye verin. Onu da vermezseniz bilin ki, sizin dünyayı sevdiğinizden çok, Allah yolunda ölmeyi seven bir kavimle geldim üzerinize.” (Târîḫu’l-ümem ve’l-mülûk (İslâm fetihleri ve Sasani harpleri ile ilgili bölümler, krş. İbn Cerir el-Taberî rivayetleri)). Ölümü ya da galip gelmeyi değil, uğrunda ölünecek bir dâvâyı sevmenin dilidir bu.

Zafer ve mağlubiyete dair çelişkimizi giderdiysek; kazanma hırsımızı kalbimizden alıp cebimize koyduysak, şimdi asıl savaşı ve mücadelemizin ruhunu hatırlama vakti gelmiştir. O halde soralım: bugün Gazze’nin ruhu nerede? Bedir’in Hendek’in ruhu nerede? Elbette görüyorum, Uhud’daki gibi savaşanlar, tepeyi terk etmeyen o bir avuç insan (on okçu) hâlâ etrafta. Onlara değil sözlerim.

Varsın Zulüm Bütün Dünyayı Sarsın

Henüz toy bir çocuktum, Filistinli kardeşlerimizin yaralı bedenlerini gördüğümde. Henüz çocuktum, onların içlerindeki ümitle, nezaketle ve sapasağlam kalpleriyle tanıştığımda. Henüz toy bir gençtim, protestolarda jop yediğimde; ve henüz gençtim, çok gençtim, müslümanların heyecanla mücadele edişine katıldığımda. Sonra büyüdüm. Ve büyürken, müslümanların meydanlardan bir bir azaldığını çok geç fark ettim. Şimdi her yatsı namazımın duası: “Okçular dönün, okçular geri dönün, Peygamberimizin (s.a.v.) emri var, Uhud Tepesi’ni bırakmamalıyız.”

Peki Uhud’da ne oldu?

Kureyş’in safları çözülmüş, o mağrur sancaklar birer birer yere düşmüş, Mekke’nin ordusu eteklerini toplayıp kaçmaya başlamıştı. Müslümanlar, düşmanın geride bıraktığı ganimete koyulmuşlardı bile. İşte zaferin en parlak, en aldatıcı ânı; Uhud’un bütün dersinin saklı olduğu an. Çünkü Peygamber (s.a.v.), savaştan önce okçuları geçide yerleştirmiş ve emrini hiçbir yoruma yer bırakmayacak kadar keskin vermişti: “Bizi kuşların kaptığını görseniz bile yerinizden ayrılmayın; ben haber göndermedikçe bu tepeyi terk etmeyin.” Bu, “duruma göre” tartılacak bir tavsiye değil; şartsız, mutlak bir emirdi. Ve savaşın bütün kaderi, o dar geçide, o bir avuç insanın sadakatine asılıydı.

Bugün de bir tepenin üstündeyiz ve galiba çoğumuz çoktan indik oradan. Bizim tepemiz, korumamız gereken bir çöl geçidi değil; güzel ahlaktan sapmamak, tebliğden vazgeçmemek, safı bozmamak, direnişe ve mücadeleye devam etmek, Allah’ın rızasını dünyanın kazancı için satmamaktır. Ama biz de o tepenin üstünde huzursuzlanıyoruz. Müslüman kardeşlerimiz kendisi için istediğini bizim için istemiyor, ganimet yarışında kendini kaybediyor ve aramıza fitne sızıyor.

Tepedekilerin çoğu kötü niyetli değildi; hain hiç değildiler. Onları aşağı indiren şey bu yüzden daha da ürkütücü, gayet insani bir cümleydi: “İş bitti.” Zafer kazanılmış, düşman kaçmış, aşağıda ganimet paylaşılıyordu; öyleyse onlar neden pay almasındı? Komutanları Abdullah bin Cübeyr son nefesine dek emri hatırlattı, ama yanında yalnızca on kişi kaldı.

İşte bugünkü hâlimizin en sessiz aynası tam da burada. Bizim ganimetimiz artık kılıç ve zırh değil: para, makam, mevki, koltuk, itibar… Ve bizi tepeden indiren de düşmanın gücü değil; o tatlı, o uyuşturan cümle: “Biz zaten kazandık.”Kurumlarımız var, kalabalığız, görünürüz, iktidarda “bizimkiler” var. Öyleyse iş bitti, artık pay alma vaktidir. Oysa zafer, kokusu en tatlı olan zehirdir: önce sarhoş eder, sonra vurur. Uhud’u kaybettiren, Kureyş’in kılıcı değil; “artık kazandık”cümlesinin kalbe düşürdüğü o gevşemeydi. Bizi de aynı cümle indiriyor tepeden.

Ordunun en keskin gözü o boşluğu bir anda gördü. Henüz müslüman olmamış dâhi taktisyen Halid bin Velid, süvarisiyle terk edilmiş geçidi dolandı ve zafer sarhoşu, dağınık, eli ganimette olan orduyu tam arkasından vurdu. Boş bırakılan tepe, mutlaka birileri tarafından izleniyor. Disiplinin gevşediği yeri bekleyen bir göz her zaman vardır. Bugün de öyle; ilkeden, ahlaktan, birlikten boşalttığımız her mevzi, birileri tarafından işaretleniyor.

Sonrası bir çözülüştür. Önden Kureyş toparlanıp döndü, arkadan süvari indi; müslümanlar iki ateş arasında kaldı. Ve o toz ile kan bulutunun içinde bir söylenti dolaştı: “Muhammed öldürüldü.” Bu yalan, Kureyş’in kılıcından daha çok kesti; kimi ümidini yitirip savaşı bıraktı, kimi ne yapacağını şaşırdı. İşte bir söylentinin koca bir orduyu nasıl çökerttiğini gördük mü? Bugün her birimizin cebinde o söylentiyi bin katına çıkaran bir ekran var. “Ümmet bitik, dağınık, mücadeleyi bıraktılar, bir şey değişmez” umutsuzluğu; her sabah yeni bir dezenformasyonla dağılan moralimiz; kahramanlarımız karalanınca boşalan meydanlarımız… Uhud’un o söylentisi, bugün sadece bir bildirim sesiyle çalmıyor kulağımızda, kalplerimize işliyor.

Ve o kargaşada en acı sahne yaşandı: dost, düşmandan seçilemez oldu; müslüman, müslümana kılıç çekti. Huzeyfe, öz babası Yeman’ın kendi safındaki kılıçların altında can verişini gözleriyle gördü, “Babam! Babam!” diye haykırdı ama savaşın uğultusunda kimse duymadı. İşte bizim en derin yaramız da tam buradadır. Bugün asıl cephelerde zulüm yayılırken, bizim kılıçlarımız çoğu zaman birbirimize dönük. O cemaat şöyle dedi, bu grup böyle yaptı, şu hoca şunu söyledi; bu parti, öteki hizip, beriki meşrep… Toz ve kanın içinde dostu düşmandan ayıramayan o panik, bugün bir tartışma diline, bir “haklı çıkma” hırsına, bir sosyal medya husumetine dönüşmüş aramızda dolaşıyor. Huzeyfe’nin babasını kaybedişi gibi, biz de kendi kardeşimizi kendi sözümüzle düşürüyoruz ve kimse “Kardeşim!” çağrısını duymuyor.

Bütün bunların altında temel bir kök neden var: asıl hedefi, verilen emri unutmak. Kur’an, okçuların o anını “kibirlendiler” diye değil, “zaafa düştünüz”, “emir hakkında tartışmaya kalkıştınız,” “kiminiz dünyayı istiyordu, kiminiz ahireti” diye anlatır. Yani onları tepeden indiren şey kendilerini üstün görmeleri bile değildi; zaferin sevinciyle, davanın ve emrin ne için verildiğini bir an gözden kaçırmalarıydı. Ve hedef unutulduğu an, o boşluğu dolduracak bir şey mutlaka sızacaktır: ganimet, kolay kazanç, o anki dünyevi haz fısıldamaya, hızla safların arasına karışmaya başlar. Mal ve mülk kötü değildir elbette; sorun onların varlığı değil, hedef hiyerarşisindeki yerinin karışmasıdır. Emir hafife alınıp öncelik bulanınca, en temel güdüler devreye girer ve insan bir bakar ki tepeyi, geçidi boş bırakmıştır.

Bugün ise endişem, Uhud’daki sahabeden daha ağır bir zaafa, hastalığa kapılmaya çok yaklaştığımız üzerinedir: kibir. Çünkü biz Uhud’da değiliz; Resulümüzün ayakları önümüzde yürümüyorken, halifemizi yitirmişken, düştüğümüz kargaşa içerisinde dengemizi sürdürmek elbette daha da zorlu. Ve tam da bu zorluğun içinden, yıllardır süren zulüm, parçalanmışlık ve dağılmış halimizle direndikten sonra bir nebze rahat günlere ulaşınca, “kazandık” hissine kapılıp geviyoruz kendimizi. Kibir, sadece “artık bana bir şey olmaz” demek değildir; disiplinin gevşediği, emrin hafife alındığı, tepenin gereksiz görüldüğü her yerdedir. Rezil olmamak adına haklı çıkma kaygısına düştüğümüz, gururu benliğimizden bilip özür dilemekten geri durduğumuz, paramız var diye saygı talep ettiğimiz ve parası var diye birinin sözünü diğer müslümanlara tercih ettiğimiz her yerdedir. Hatta bizden olmayan mazluma gözümüzü kapadığımız an bile kibre kapı aralıyoruz.

Oysa İslam yalnızca müslüman olanlara mı bahşedilmiştir? Hayır! Ben inanıyorum ki, İslam her zulme, haksızlığa ve bozgunculuğa karşıdır; müslüman olmayanın, bizden olmayanın da hakkını savunmakta da benim şerefim vardır. Soralım şimdi dünyaya: kılıç çekilmiş bir meydanda dahi bu cesareti gösterebilecek başka bir iddia, başka bir örnek var mı? Ancak bugün görüyorum ki Türkiye’deki müslümanlar “kazandık” düşüncesiyle mücadeleyi bırakmış, kenara çekilmiş, kendi konfor ve kazançlarıyla bireyselleşiyorlar. Usulca dolaşan bir yankıyı dinliyorum büyüklerimizden “ruhunu, heyecanını kaybetti sanki bizim cenah” diye. Gün odur ki ey müslüman kardeşlerim, tepeyi terk etmemeliyiz. Gün odur ki, kardeşliğimizi, mücadelemizi hatırlamak gerekmektedir. Bu günlere nasıl geldiğimizi, davamızın ne olduğunu hatırlamalıyız.O halde Bedir’in zaferi Uhud’un kapısını araladıysa, bizim küçük zaferlerimiz, görünürdeki kalabalığımız, kurumlarımız, sayımız da bizi aynı gevşekliğe çağırmasın.

Kur’an bu olayı boşuna anlatmaz. Rabbimiz, o okçuların ardından şöyle buyurur: “Siz Allah’ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allah, size olan vaadini yerine getirmiştir. Allah size sevdiğiniz (galibiyeti) gösterdikten sonra zaafa düştünüz. (Peygamber’in verdiği) emir hakkında tartışmaya kalkıştınız ve isyan ettiniz. Kiminiz dünyayı istiyordu, kiminiz ahireti istiyordu. Sonra Allah sizi, denemek için onlardan geri çevirdi ve sizi bağışladı. Allah müminlere karşı çok lütufkârdır.” (Âl-i İmran, 152, Elmalılı) Gevşemek, çekişmek, emri hafife almak. Bunlar yalnızca Uhud için söylenmiş sözler değildir.

Sanki müslümanların kalbine usulca siyaset, mal-mülk ve dünya sevgisi sinmiş; ekmeğin, paranın, makamın, mevkinin derdi, dâvânın derdinin önüne geçmiş gibi. Üstelik zengin fakir ayrımı gözetmeden, farklı nedenler ve şekilerle aynı şeyin peşinde. Öyle bir hâl ki, anne ve babalar bile evladını Allah yolundan sakınır olmuş. Bunu bir suçlama olarak değil, önce kendi yüzümüze tuttuğumuz bir ayna olarak söylüyorum: ganimete inen o kırk okçudan biri de ben değil miyim? Ama şimdi arıyorum, arıyorum meydanı bırakmış kardeşlerimi. Biz değil miydik gece gündüz mücadele edenler, sabredenler, dönüp dolaşıp hayırda yarışanlar, ilimde ve teknolojide zirveyi temsil edenler. Çok değil, yirmi ila otuz yıl önce canlarınız pahasına savaştığınız için bu gün kazanmaya başlamışken ne oldu da bıraktınız mücadelenizi, ne oldu da terk ettiniz güzel ahlak üzere olmayı? Zafer Allah’tandır; onurumuz ve gururumuz ancak şerefimiz İslam’ı korumaktır. Biz İslam’ı korudukça Allah’ta bizi koruyacaktır.

Dönün, davamıza dönün, iş bitmedi.

Okçular Dönün, Vakit Hendek’tir.

Dönün okçular dönün, yaşamak, bizim için, dokunaklı bir şarkı değil!

O halde İslam’ı korumak nedir?

Uhud’un tozu daha dinmemişti ki, aynı ümmet önüne iki yıl sonra çok daha büyük bir imtihan dikildi. Bu kez düşman üç bin değil, on bindi; ufku baştan başa kaplayan bir orduydu. Sanki bütün Arabistan, Medine’nin üstüne yürüyordu. Bugün de görüyoruz ki tüm dünya hala Medine’nin üstüne yürüyor ancak ufku baştan başa kaplasanız, en büyük orduları, en kurnaz oyunları planlasanız ne olur? Biz ne ölmekten ne de yenilmekten korkarız. Biz biliriz ki, Allah onların oyunlarını da görmektedir.

Uhud’da genç çoşku “açık meydan” da dövüşmekte diretmiş, Peygamber’in (s.a.v.) sözünü öncelememişti. Hendek’te ise aynı müslümanlar bu kez duygularının yerine liyakatı ve aklı seçtiler. Üstelik o hendek fikri kendilerinden bile değildi; Selman-ı Farisî’nin uzak bir diyardan getirdiği bir fikirdi. “Biz zaten biliriz” demediler; duygularını bir yana bırakıp hikmeti, nereden geldiğine bakmadan aldılar.

Sonra o uzun bekleyiş başladı. Ne ganimet vardı, ne de kolayca gelen parlak bir zafer; yalnızca açlık, soğuk ve haftalarca süren bir kuşatma. İçeride münafıkların fısıltısı, arkada ihanetin gölgesi zihinleri kemiriyordu. Ancak bu kez kimse tepesini terk etmedi. Kalplerini korudular ve zafer buydu. Uhud’da kargaşaya düşen eller, Hendek’te açlığı birlikte göğüsledi. Zafer, önce kalplerle kazanıldı. Sonra neredeyse hiç meydan savaşı olmadan galip gelindi düşman ordusuna: bir gece dondurucu bir rüzgâr o koca orduyu darmadağın etti. Çadırlarını söktü, ateşlerini söndürdü: zafer, gerçekten yalnızca Allah’tandır. On bin kişilik ordu, bir rüzgarla yenildi. Müslümanlar sadece direndi, sabretti, kalplerinin tepesini tuttu. Allah’ın rızasını kazandıkları an, gerisini Allah verdi.

Görüyor musun kardeşim? Zafer sarhoşluğu, ganimet hırsı, kibir ve safları çözen tefrika hastalığı bizi nasıl vuruyor görüyor musun? Hendek ile Uhud arasında sadece iki yıl var. Demek ki bizim düştüğümüz kuyu kalıcı değil, öğrenmemiz gereken bir hatadır. Bizim öncülerimiz hatalarından ders alıp ayağa kalkabildiyse, biz neden kalkamayalım?

Bugün de hendek kazmalıyız; sadece meydanda değil, yaşantımızın tam ortasında. Bizim siperlerimiz; herkes ganimete koşarken güzel ahlaktan şaşmamak, yalanın karşısında doğruyu söylemek, kardeşimizi kendimize tercih etmek ve bir tek kalbin hidayeti için çalmadık kapı bırakmamaktır. Bizim direnişimiz önce doğru sözle, ahlakla, sabırla, her gün yeniden vereceğimiz mücadelemizde çiçeklenir. Sonra o çiçek bahçesini korumak için canlarımızı veririz. Yeri gelir sessizce, yeri geldiğinde gürültü çıkartarak ama her gün omuz omuza. Çünkü şunu unutmamalıyız ki bizim bu dünyada İslam’dan başka kaybedecek bir şeyimiz yok. Herkesin çoktan kaybettiği hazine bize emanet edildi. İslam’ın kendisi bize bahşedilen o eşsiz hediye değil midir ey kardeşim? İnan ki içimde dayanılmaz bir hasret var sana ey kardeşim.

Varsın zulüm bütün dünyayı sarsın, varsın bu dünyadaki sevinçlerimiz başka bahara kalsın ama yüreklerden yeni bir filiz çıksın, müslüman kardeşim yılmamayı hatırlasın, omzu omzuma dayansın…

Ve bir gün, bu dünya gül bahçesine dönecek, bunu böylece bilin ve unutmayın!

Ey kardeşim! “İş bitti” diyene, “biz zaten kazandık” deyip tepeden inene, meydanı bırakıp konforuna çekilene aldırma. Bir masal değildir inandıklarımız. Galip gelmek değildir zaferimiz ve bizden değildir zafer. Çünkü kalpleri evirip çeviren Allah’tır, biz vesile. Ben döndüm kardeşlerim, malım ve canım sizlere feda olsun. Hendek’te buluşmak üzere Allah’a emanet olun.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz