İnsanların dünya mesaisini yaşlarıyla, insanlara yüklenen ya da biçilen rolleri ise vasıflarıyla ifade ederiz. 8, 15, 23, 51 gibi yaş ifadeleri dünyadaki fizikî mazimizi; çocukluk, gençlik, yaşlılık ve ebeveynlik gibi toplumdaki rol ifadeleri ise içtimaî vasfımızı yansıtmaktadır. İnsanın yaşı ile ilişkisi hiçbir dönem ve coğrafyada değişmez. 1 yaş almanın mânâsı daima aynıdır. En fazla lafızlar değişebilir ki bunda bir beis yoktur. Zira ıstılahta niza olmaz. İnsanların içtimaî vasıfları ise yaş gibi değildir; zaman ve mekâna nispetle hem lafzını hem de muhtevasını ve sınırlarını esnetip değiştirebilir.
Söz gelimi, tarihin birçok evresinde “çocukluk” diye toplumsal bir rol ve bu role tekabül eden bir vasıf bulunmaz. Çocukluk doğu toplumları için de batı toplumları için de oldukça modern bir kavramdır.[1] Çocukluğu yetişkinlikten keskin biçimde ayıran, kendine mahsus psikolojik, pedagojik ve hukukî muhtevası bulunan modern çocukluk anlayışı tarihî açıdan son derece yenidir. Tarihte yaşamış insanlar nezdinde çocuk, ancak “yaşı küçük bir insan”dır. Dolayısıyla kendisiyle iletişim kurulabilen her yaştan insandan, bir yetişkinin yapabileceği neredeyse her şey yani âdeta “yetişkinlik” beklenmektedir. Bu nedenledir ki savaşa, ticarete, sefere, ibadete, hâsılı hayata dair hemen her şeye onlar da tabiî olarak dâhil edilmiştir. Onların hayata dahli konusunda belirleyici olan ölçüt yaşları değil, öncelikle fizikî yeterlilikleri ve zihnî yetkinlikleri olmuştur. Bunu dinî ıstılah ile ifade edersek, bir kısım mükellefiyetler için insanlarda aranan aslî ölçü “âkil ve bâliğ” oluştur.
Geçmişi şimdiye arz ederken yahut tarihe şimdi gözlüğü ile bakarken hata etmemek için evvela, hâdiselere işbu nüansların takipçisi olarak nazar etmek gerekir. Aksi hâlde birçok konuda anakronizme düşmek işten bile değildir. Meselâ “ebeveynlik” tarihte kültürel, hukukî, politik ve ekonomik yükü bugünkü kadar dolu olmayan bir vasıf ve roldür. Bugün ise ebeveynlik, evlat sahibi olsun olmasın toplumun belki de en ihtimam gösterdiği, içeriği en yüklü vasıflardandır. Örneğin, hâli vakti yerinde olan bir anne-babanın, 10 yaşını aşmış evladını henüz hiç tatile götürmediğini, ona deniz yüzü göstermediğini öğrensek, muhtemelen hepimiz o anne-baba hakkında suizanda bulunuruz. Çünkü bugün hem ebeveynlik rol ve algımız değişti, hem de tatil organizasyonu yapmak ebeveynliğin aslî mükellefiyetlerinden biri hâline geldi. Hâlbuki tarihte, modern dönemdeki gibi bir ebeveynlik telakkisi ya da tatil anlayışı söz konusu değildi.
Zikri geçen hususlar ve benzerleri, ekseriyetle bir toplumdaki örfün yani yerleşik içtimaî mutabakatın şekillendirdiği rol ve vasıflardır. Bunlar zamanla yeni sınırlar, biçimler kazanır; yenilenir, değişir. Bu bağlamda, bir örfü muhtelif gerekçelerle bir başka örfe tercih edebiliriz. Bu konjonktürel tercihler gayet anlaşılabilir ve zaten hayatın olağan seyrinde sürekli tahakkuk eden bir durumdur. Fakat şimdiye değin kısaca izah etmeye çalıştığımız husus anlaşıldıysa, sanıyorum ki şu da anlaşılacaktır: Bir örf ya da konjonktürel kabul, sırf örf ya da kabul olması cihetinden, başka bir örf ya da kabulden daha doğru ya da daha meşru değildir.
Kaynağı örf yahud konjonktürel kabuller olan bir kısım doğrularımızı bazen “mahzâ aklî” yahut “topyekûn şer’î” doğrular zannedebiliriz. Nitekim pek çoğumuz zannetmekteyiz de. Hâlbuki öyle zannettiğimiz birçok doğrunun zemininde, insanın sosyal bir varlık olması hasebiyle, nice örfî doğrular, konjonktürel kabuller, zamanın ufkuyla mukayyed çıkarsamalar bulunmaktadır.
Temas edilen kaynaklardan neşet eden itibarî doğrular hatalı bir şekilde “nazarî veya şer’î mutlak doğru” addedildiğinde, bir örfü diğerine kırdırmak ve bunu da aklın ya da dinin zorunlu gereği zannetmek kaçınılmaz olur. Tarihî pratik ile nazarî istidlaller arasındaki makas da böylece açıldıkça açılır.
Söz gelimi, bugün 8, 9, 10 yaşlarında bir çocuğu bir işe gönderip çalıştırmak; toplum nazarında “bilinçsiz ebeveynlik” örneği olarak ya da “çocuk işçi çalıştırmak” gibi saiklerle menfî olarak nitelenecektir. Bugün gerçekten, tarihî tecrübenin insanlığa öğrettiği bazı hassasiyetleri, modern zamanların getirdiği bazı mükellefiyet ve mesuliyetleri, öte yandan değişen ebeveynlik, iş ahlâkı ve sair unsurları dikkate aldığımızda, bir çocuğun herhangi bir işte çalıştırılmasını bizler de tasvip etmeyebiliriz. Fakat unutulmamalıdır ki, söz konusu ebeveynlik ve çocukluk telakkisi ancak, bir topluluğun bazı içtimaî rollere belli bir döneme özgü mutabakatı yansıtmaktadır. Bunlar mutlak, beynelmilel, şaşmaz hükümler değildirler ve tabiatları gereği böyle olamazlar.
Tarihî vetiredeki herhangi bir kültürel, dinî, sosyal teamülü doğru anlamaya çabalamak, o teamül ve uygulamaları normatif olarak benimsemek mânâsına gelmez. Aynı şekilde, tarihî bir uygulamayı anakronizme kurban ve mahkum etmemeye gayret etmek, o uygulamayı bugün yeniden hayata dahil etme iddiasını taşımaz. Bunlar birbirinden ayrılması gereken ve zaten birinden ayrı olan hususlardır. Tefakkuh ameliyesi tam da bu geçiş ve irtibatların dikkatle tespit ve takip edilmesi işidir zaten.
Çok uzun bir müddet tedavülde kalmış, bu nedenle de örf, tarih ya da bilime dayalı kabuller ile şeriat arasındaki fark flulaşarak örfî, tarihî ya da ilmî unsurların dinleştirilmesi hatasına düşülmüş bir kısım uygulamaları bu gözle tekrar değerlendirmemiz kaçınılmazdır. Geçmiş günlerin kendi ruh ikliminde benimsenmiş bazı vasıf ve rolleri yani tarihî ve örfî teamülleri, bugüne olduğu gibi taşımaya çalışmak, kelimenin tam anlamıyla tarihî idrak ve örfü dinleştirmektir. Meselâ, tarihteki misafir ağırlama âdâbını olması gereken yegâne norm hâlinde görüp, bugünün yaşam koşulları, imkânları, zorlukları nazar-ı dikkate alınmadan olduğu gibi yani bütün formuyla tatbikte ısrar edilirse, bu durum bir örfün hatalı şekilde dinleştirilmesi olacaktır.
Aynı şekilde, dinî asılların tarihî idrak ve örfle farklı suretler kazanmasını yani zamanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyür edeceği hakikatini perdelemeye çabalamak da dini hayattan tecrit etmek demektir ki, bu da sapılmaması gereken başka bir afettir. Bu sınırlar üzerinde esaslı ve usûlî bir tefekkür olmadığında “örfü ardımda bırakıyorum” zannederken dine taarruz edilebilir yahut “dini muhafaza ediyorum” zannederken örf dinleştirilebilir. Hâlbuki her iki tavır da açıkça hatalıdır.
[1] Peter Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, (çev.) Mete Tunçay, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 6. Baskı, 2014, s. 48.





