Çatışmadan Kültürel Estetiğe
Zagros Dağları, Mezopotamya ve İran gibi iki kadim medeniyet arasında çetin bir set görevini alır. Dağlık arazinin aralıklarında derin vadilere sahip yaşam bölgeleri, orijin kültürleri günümüze taşımıştır. Bu heybetli dağ kuşağının hafızasında saklı birçok hikâye bulunur. Zagrosların bağrına yerleşmiş Hawraman, yakın ülkelerin adeta arşivi gibidir. İnsanlık tarihinin miraslarından biri olan Hawraman, tabiatın sert koşulların kalkanında kendini koruyan nadide alanlardan biridir.
Hawraman; kültürler arasında stratejik bir konuma sahip özel bir coğrafyanın adıdır. Coğrafi koşullardan dolayı; ekonominin daraldığı, ulaşım ve erişimin zorlandığı, toplumsal dayanışmanın yoğunlaştığı bir bölgedir. Sıra dağların yamaçları, yüksek eğime rağmen eşine az rastlanır katıksız taş duvar mimarisi ile taraçalanır.
7. yüzyılın ilk yarısında bölge İslam ile tanışmaya başlar. Eş zamanlı son Sasani İmparatoru, oğlu Paw’ı Zerdüşt öğretilerini korumak, Hawraman’ı canlandırmak için bölgeye gönderir. Hawraman’ın en önemli yerleşim merkezlerinden biri olan Pawé’nin ismini bu şehzadeden aldığı iddia edilir. İslamiyet bölgeye girmeden yaklaşık 750 yıl önce Pawé’de Zerdüşt dininin en büyük tapınaklarından biri olan Agirhgeh inşa edilmiştir. Bu devasa tapınak ile Zerdüşt dini için bölgenin önemi vurgulanır. Zerdüşt ve İslami inanç sistemleri zamanla burada çatışma yerine kaynaşmayı seçer. Tarihi kültürel yapı, İslamiyet’le kaynaşarak farklı kültürel bir estetik ortaya çıkartır.
Muhtemelen Paw’ın yöreye gelişinden 400 yıl sonra Zagros Dağlarının yamaçlarına adeta yapışmış, derin vadiye bakan kasabanın yaşlı bilgesi Pir Şaliyar; pürdikkat dinleyicilerine Zerdeştê Kal’ın yerleşim yerlerinden uzak, dağların içlerine doğru inzivaya çekilişini anlatır. Zerdeştê Kal Kürtçede Zerdüşt’ün telaffuz biçimidir. Anlaşılıyor ki Zerdüşt, ihtiyarlık evresinde bölgede nam salmıştır.
Zerdüşt içinde yaşadığı toplumun taptıkları tanrıların, bu tanrılar uğruna ibadet haline gelen ritüellerin, yapılan dini ayinlerin insanların hakikatlere ulaşmasına engel olduğuna kanaat getirdiğinde inzivaya çekilmişti. Topluma geri döndüğünde, Ortadoğu’nun en önemli dinlerinden birini inşa eder. O’nun öğretisi farklı toplumlara rehberlik eder.
Pir Şaliyar, Hawraman’da bin yıl önce yaşamış bilge bir insan olarak tarihe geçer. Zagros Dağlarının doğu ve batısı boyunca uzanan İran ve Mezopotamya medeniyetlerinde beyin fırtınaları, sosyal reformlar, kültürel ve siyasal devrimler yaşanırken Hawraman’da hâlâ Pir Şaliyar’ın düğün merasimi etkileyici bir şekilde kutlanmaktadır. Doğu’da ve Batı’da ardı sıra büyük değişimler yaşanırken adeta zamanın durduğu Hawramaniler mi kazandı? sorusunun cevabını vermiyoruz?
Yalnız Adamın Rejimi
Bilinir ki toplumlarda radikal değişimler, aklın sınırlarını zorlayan, toplumsal analiz ve kıyaslar yapan öncü şahısların yol açması ile mümkündür. Binlerce kilometre uzakta Endülüs’ün Saragossa şehrinde, Pir Şaliyar ile aynı dönemde yaşayan İbn Bâcce, akıl ile ilgili yorumlar yapar. Tanrıya atfettiği ilk (saf) akla, en uzak aklın insan aklı olduğunu belirtir. Ancak bazı akılların ilk akıldan türediğini birçoğunun ise öteki türevlerin sonucu olduğunu iddia eder. İbn Bâcce aklın mertebeleri arasındaki farkı; evin içindeki gün ışığı ile dış mekandaki güneşin aydınlanması arasında nispet kurar.
Birçok sosyolojik çalışma göstermiştir ki iyilik ve kötülük beri dünya hayatının sınırlarında kullanılan iki kavramdır. Öte hayatın kullanım alanında bu düalizme rastlanmaz. Akla gelen ilk soru iyilik ve kötülük; karakterleri ayrıştırmak için mi yoksa toplumları daha kolay yönetmek için mi kullanılmaktadır. Sorunun cevabı müstefâd aklın muhataplarını ilgilendirmediği anlaşılıyor. Düşünceyi üst düzeyde yaşayanların akidelerinde, beri hayatın manipülatif engelleri sembolik birer objeye dönüşüyor. Öte hayatın gerçekliklerinin ancak tasavvur edilmesi birçok münevveri toplumdan koparıyor.
8-12. yüzyıllarda İslam coğrafyası olağanüstü genişledikçe kendi içinde muazzam fikir akımlarına ev sahipliği yapıyordu. Okyanusun Akdeniz’e duvar olduğu İber’de tüm zamanların cehaletini sarsan beyin deryasının en derin yerinden fikirler şehirlere taşıyordu. Toplum mümkün bir varlıktı, bozulması için muhtemel aktivasyonlara sahipti. Bilgelerin müceddidi görevleri için süreli riyazete çekilmeleri gerekiyordu.
İbn Bâcce, “Yalnız Adamın Rejimi” (Tedbir El-Mutevahhid) adlı eserinde Saf Akla (Faal Akla) ulaşmak için avamdan uzaklaşıp münzevi bir hayatın gerekliliğini izah eder. O, toplumun münevverleri ile avamı birbirinden ayırır. Ona göre düşünce ehli, faal akıldan beslenip hakikati kavrarken, avamın düşünmesine gerek olmayacağını, onların inanıp itaat edecek günlük yaşamalarını doğru bulmuştu. Baruch Spinoza, insanın kabiliyeti gereği yaptığı hareketin farkında olduğunu ancak her bilincin bu hareketin gerisindeki nedenleri düşünemeyeceğini ya da algılayamayacağını belirtir. Avamın sadece inanıp itaat etmesi, Spinoza’nın dediğini doğrular gibidir. İnsanlar neye inandıklarını ve kime itaat ettiğinin farkındadır. Bu farkındalık yüzeysel ve somut öznelerden ibarettir. Mahiyetten uzak, neden inanıp itaat ettiğini düşünmeyen, bilmeyen, yönetilen bir toplum. Bu durum sosyal hiyerarşiyi rahatlatan en önemli unsurdur. Bu rahatlık tüm tarafların koruması altındadır. Anlayarak, anlamlandırılarak gerçekleşen davranışların bilincinde olmak elitist bir kesime aittir. Buna karşın düşünmeden/anlamadan serbest hareket edebilmek kabul edilebilir bayağı bir özgürlüktür. Anlamlandırılarak gerçekleşen söylem ve davranışlar gerçek özgürlüğü tanımlar. Spinoza da içinde yaşadığı toplum tarafından tecrit edilir. Farklı bir yalnız adam rolü içinde sonsuzluk bakış açısında, Tanrıyı gökyüzünden yeryüzüne indirir. Sadece inanıp itaat etmekle yetinenler için bunu anlamak kolay değil.
Zerdüşt, yaşadığı toplumun yorucu gürültüsünden arınmak için kaç bin yıl önce dağlara çıktığı bilinmez ama, F. Nietzsche onu 1885’te dağda 10 yıl kaldıktan sonra orman yolundan geri şehre indirir. Geri dönüş yolunda onu tanıyan yaşlı birine rastlar. İhtiyar, Zerdüşt’e hitaben, seni taşıyan denizi bırakıp karaya mı çıkmak istiyorsun? Yazık sana, bedenini yine kendin sürüklemek istiyorsun. Ormanda kalıp farklı şekillerde Tanrıyı övmesini ister. Zerdüşt ise; İnsanları sevdiğini, onlara sadaka verecek kadar fakir olmadığını, armağanlar vermek istediğini söyler. İnzivada yaşayan bu yaşlının Tanrının öldüğünü duymamasına da şaşırır. O, topluma Tanrının(?) öldüğünü var gücüyle anlatmaya başlar ama cambazın gösterisi bütün hakikatlere baskın çıkar. Belki de F. Nietzsche’nin en büyük hatası, avamın idrak edemeyeceği gerçekleri kabullendirmeye zorlamasıdır. Zerdüşt’ün, üç bin yıl önce bildiklerinden, içinde yaşadığı topluma ne kadarını aktardığını ölçemeyebiliriz. F. Nietzsche’nin, 1885 yılında Zerdüşt’ün adını kullanarak insanlara algılanabilirlikleri yaygınlaştıramadığı açık.
İbn Arabi erken yaşlarda, Endülüs’ün önemli kültür kentlerinden biri olan İşbîliye’de (Sevilla) bir yılı aşan süreli inziva ve halvet dönemlerine girdiğini, kendi iç dünyasındaki zenginlikleri ve marifetleri keşfettiğini yazar. Seyahat ederek bulmaya ve anlatmaya çalışan Muhyiddin İbn Arabi; Ezdanların itikadına benzer bir tespitte bulunur; Herkesin kendi potansiyeline/kapasitesine uyumlu kafasında bir Tanrı olduğunu belirtir. Her inançtan bir parça, gerçeklikleri gösterebilir. der. İbn Arabi’ye göre Tanrı tasavvur sınırlarının dışında kalır. Dolayısıyla Tanrı her tasavvurda farklı biçimde tecelli eder. Sonuçta eşdeğer olmasa da her inanç sisteminde hakikatten bir parça bulunur. O, hâkim olan âriflerin, her dinin kutsalından keşfedebileceği hakikatleri anlatmaya çalışır. İbn Arabi’yi kaç ârif anladı bilinmez ama avam, ötekileştirdiği her kutsal ile savaşmaktan vazgeçmedi. Bu çatışmaların nazari aklın ötesine geçmediğini anlamak zor değildir. İbn Arabi kendine münhasır bir dehaydı. Kendini bulmayı toplumu düzeltmenin önüne almış olmalı. O, seyahatleri ile birçok toplumsal yapının içinden geçti. Edindiği tecrübeler ve marifet yeteneği ile tezatlar üzerinden kronik gerçekleri izah etti. “İlmin aynı zamanda cehalet olabileceğini, özgürlüğün köleliğe dönüşebileceğini, sen O değilsin, belki sen O’sun” diyerek insanlığın dikkatini çekmiştir. Nice tahsil sahibi, çok konuşup hiçbir şey anlatmayan cahillerin fark edilmesini istemiştir. Bağımlısı kalınan fraksiyonların/teknolojinin/objelerin toplumların hürriyetini gasp ettiğini de biliyoruz. İbn Arabi, radikalizmin karanlığında militaristlerin hangi ölçekte köleleştiklerini de düşünmüş olmalı. Müsebbip ararken kendisinin asıl fail olduğunu bilmeyen/kabullenmeyen zavallılara da işaret eder.
İbn Sina’nın kaleme aldığı bir alegorisinde; Kasabada ihtiyar Hayy bin Yakzan ile tanışır. İhtiyar sonu bilinmeyen bir seyahatten bahseder. İbn Sina, bu seyahate kendisini de refik olarak kabul etmesini ister. Faal aklı temsil eden ihtiyar; düşünen bir nefse sahip İbn Sina’nın duyulardan oluşan arkadaş grubunu terk edemeyeceğini belirtir. Bu hikâyede, Hayy bin Yakzan kemale ermiş insanüstünü temsil eder. Duyular dünyasını aşamayan insanın sürü psikolojisinden çıkamayacağını açıklar. İbn Sina gerçekte “Yalnız Adamın Rejimi”ni yaşamadı. O, Hayy bin Yakzan üzerinden faal akıl ile ilintili kemale eren ile avam arasındaki farkı zımnen anlatmış olur. İbn Sina, yoldaş olmak istediği faal aklın farkındaydı. Bireylerin vazgeçmeyeceği alışkanlıkları olan duyularla; hayatın boyutlarını sınırladıklarını anlatmaya çalışıyordu.
İbn Tufeyl, İbn Rüşd dahil birçok düşünür aklın ulaştığı üst kavramları halkın anlamasına gerek olmadığını belirtir. Onlara göre; bu kavramları halk nezdinde tartışmaların, akabinde yaşanacak klik ve çatışmaların sorumluları olur. Toplumun inanması ve itaat etmesi yeterlidir. Bu sonuç, yönetilmeyi kabullenen kitleler için daraltılmış bir idrak alanıdır. Bütün inanç sistemlerinin, Tanrı dahil soyut kalan bütün kutsal değerleri figüratif bir dille izah etmeye çalışmaları anlaşılır bir durumdur. Bu antropomorfik benzetmeler avamın hayalinde farklı ölçeklerde sahneler oluşturacaktır. Beraberinde gerçekleşen absürt kontrendikasyonlar, bireyi hatta toplumu yanlış alışkanlıklara mecbur bırakmaktadır. Yaşanılan çağın bilgi çağı olarak tanımlanması, bireylerin veya toplumun istemsiz olarak bilgi çokluğuna maruz kalması derinden sessiz sorgulamaları çoğaltmaktadır. Neye inanmak, kime itaat soruları; tam cevap isterken sosyal nizam kabullenilen normlar ile kendini yenilemektedir. Çağın öne çıkan tanımlarından biri olan “bireysel hayat tercihi” sürecin sonucu olarak tanımlanabilir.
Sonuç:
Hawraman, coğrafi ve sosyolojik özgün özellikleri ile UNESCO’nun miras listesine alınmıştır. Halkı mevsimsel “dikey göç” hareketi yaparak Hawar adını verdikleri yerleşkeler arasında yaşar. Aynı kitle farklı toplumlarla karşılaşmadan yılı ikiye ayırarak vadi ile tepe arasında hareket halindedir.
Onlar geniş düzlüklerde ve çöllerde yaşayan halklar gibi yatay yönde göç edemedi, göç de almadı. Yüzlerce yıl gerçekleşen dikey yönlü göç hareketleri, insanların zihinsel dünyasını sadeleştirdi. Zerdüşt’ün onlara kattıklarını tartışmak anlamlı olmayacaktır. Ancak üç semavi dinin temsilcileri(?) bu halka en temel insani hakları bile çok gördü. Onlardan zihinsel dönüşüm istemediler. Mevcut tapınaklarını, ibadetlerini ve ritüellerini terk etmelerini dayattılar. Bu toplumun hâlâ özgün kalmasında bu temsilcilerin(?) payı tartışılabilir.
İbn Bâcce’nin belirttiği gibi doğuştan gelen yetenekler ile sonradan kazanılan yetenekler, doğrudan faal akılla ilişki kurabilen ile aklın alt segmente türevleri arasında idrakte kademe farkı oluşturacaktır. Tarih boyunca üç Semavi dinin temsilcileri(?) Faal akılla ilişki kurabilen karakterleri inzivaya zorlamıştır. Türev akılların, izan ve basiret seviyeleri insanlığı tekrarlara, gösterişe mecbur bırakıp kısır bir döngüye mahkûm eder.
Pir Şaliyar, münzevi ve mütevazı bir hayat yaşayan Zerdüşt bir bilgedir. Buhara Prensesi ile ahalinin desteği ile evlenebilmiştir. Bir hükümdarın damadı olması onun yaşam tarzını değiştirmedi. Yaklaşık bin yıldan beri kutlanan Pir Şaliyar ayinlerine Kürt gelenekleri, İslam ve tasavvuf ritüelleri de karışır. Günümüzde çoğunluğu Sünni Müslüman olan Hawraman Kürtlerinin içselleştirdikleri kutsallarını da terk etmedikleri görülür. Hawraman halkı, yeni bir Pir Şaliyar için Buhara Kralını beklememeliler. Onlar zahiren fakr içinde görünebilirler, insanlığa model olacak kültürlerinden istifade edilebilir. Semavi dinlerin temsilcileri de kendilerini sorgulayabilir.
Uzun bir süre inzivada kalan Zerdeştê Kal, halkın arasına geri döner. Karanlığa bağımlı kalan bir halka iyiliğin ve kötülüğün ayırımını anlatarak aydınlatmayı sağlar. O, inzivadan kazandığı aklın imkanları ile toplumda karşılık bulan bir katman oluşturmayı başarır. Üç bin yıl sonra başka bir coğrafyada F. Nietzsche ise yüzyılların sedimantasyonuna maruz kalan klişelere karşı Tanrının kafalarında öldüğünü göstermeye çalışır. O ezberleri kaldırarak, karanlığın ve aydınlığın ötesinden bahseder. O’nu sadece entelektüel bir zümrenin anlaması onu tatmin etmemiştir. Bu sonuç O’na öfkeli bir surat sağlamış olmalı.
Yalnız yaşamaya alışan Baruch Spinoza, Tanrının göklerde değil her yerde olduğunu anlatmaya çalışır. Tanrının, bayağı istekleri karşılayan bir öteki değil, muazzam sistemin tamamı olması gerektiğini ispatlamak için uğraşır. Öldükten sonra çekmecesinde bulunan el yazmaları felsefenin önemli eserlerinden biri olan Ethica’ya dönüşür. Kendisi doğrudan çok az kişiye ulaşır. Eseri Ethica, milyonlarca insanı etkiler.
Tarihin en büyük dehası, Miladi 610 yılında şehirden uzak Nur Dağı’nda (Hira Mağarası’nda) birçok defa gerçekleştirdiği inzivasındaydı. İnsanlığı “öğrenmeye” çağırmak için ilk 5 ayeti ardı sıra almıştı. Bu başlangıç, geniş bir coğrafyada tarihin akışına yeni bir yön sağlar. Hz. Peygamber (sav) ilk tebliği yapmadan önce içinde bulunduğu toplumun mabetleri ve bir inanç sistemi vardı. Zerdüşt’te olduğu gibi bu toplumun ibadetleri, ritüelleri, tapınma tarzı onları hakikatten uzaklaştırıp karanlığa boğmuştu. O, makul olan ibadetlerin ve ritüellerin ruhuna dokunarak toplumu aydınlığa yöneltti. Toplumun sapma ihtimalini düşünerek insanlığın eline anlaşılabilir pusulalar verdi. Tasavvuf ehlinin peygamberin öğretilerinden yaptıkları çıkarımla; kendini bilen Rabbini bilir, tam özgürlük için mutlak teslimiyeti öncelemeleri anlamlıdır.
Hâkim ârifler, Hz. Peygamberin (sav) günümüzde tekrar halkın arasında olmasını ister miydi? O, İslam’ın; milliyetçiliğin, mezhepçiliğin, basit din tüccarlarının elinde bir metaya dönüştüğünü gördüğünde Hira Mağarası’na kapanıp bir daha dışarı çıkar mıydı? Acı gerçek şu ki; O’nu veya takipçilerini tekrar inzivaya mecbur edecek bu İslamcılardan (?!) hiçbirinin bu sorumluluğu asla kabul etmemesidir.





