Bilim, bütün toplumlarda ve bütün medeniyet havzalarında iktidarla önemli etkileşimler içerisinde olmuştur. Bu etkileşimler kimi zaman olumlu bir dayanışma tarzını yansıtır. Bilim, iktidar sayesinde finanse edilir, çeşitli yaklaşımlarıyla fanatizme karşı korunur. Kimi zaman da tamamen iktidarın ve hegemonyanın sözcüsü olur, hatta bizzat kendisi iktidara dönüşür. Batı ve İslam toplumlarında (tarihsel) bunları gözlemleyebiliriz.
İslam Toplumlarında İktidar Üretimde Bilim
Bu konuda İslam toplumların deneyimi önemlidir. Abbasi Sultanı Me’mun Beytü’l Hikme’yi kurmuştur. Saray ve hükümdarlığın imkanlarını sunmuştur. Bu nedenle Greek, Helen, Harran ve Fars havzalarından çeşitli kitaplar basılmış; Süryani, Hristiyan, Yahudi bilim adamları beraber çalışmış, yeni telifler doğmuştur. Me’mun bu tutumuyla, yani iktidar erkiyle bilimin gelişmesine katkı sağlamıştır.
Bilim ve iktidar ilişkisinin oldukça olumsuz biçimde sergilendiği durumlarla da karşılaşıyoruz. Burada iktidar ve hegemonya, bilim ile tahakkümünü meşrulaştırıyor. Ayrıca bilim meşruiyet sağlamakla yetmiyor, bir de tahakküm üretiyor. Bizzat tahakkümün kendisi oluyor. Örneğin Abbasi iktidarı Mihne olgusunda “resmi ideolojiye” uygun bilgi üretimi içerisine girmiştir. Muhammed Cabiri “Mihneler”den bahseder. Arap İslam Medeniyetinde Entelektüeller kitabında bu konuyu analitik bir şekilde araştırır. İbn Hanbel, gibi dönemin önemli bir âlimi ve ilim adamı bu “resmi egemen ideolojiye” direndiği için büyük baskılarla karşı karşıya gelir. Muaviye döneminde uygulanan bazı pratikler üzerinde durur. Yine Endülüs’te İbn Rüşt’e uygulanan siyasal iktidar baskısı da bu açıdan oldukça dikkat çekicidir.
Bilginin iktidar söylemi üretmesi ve meşrulaştırıcı misyonlar üstlenmesini İmam-ı Gazâlî’de de gözlemliyoruz. Gazâlî’yi iki dönemde inceleyebiliriz; Gazâlî, birinci dönemde iktidar ve saray otoritesi ile beraberdir. Tamamen iktidar, otorite ve düzeni imgeleyen “Nizamiye Medreseleri”nde baş müderristir. Selçuklu Sultanı ile yakın ilişkiler içerisindedir. Halifeyi ve iktidarını meşru bir bağlama yerleştiren çeşitli risaleler yazar. Batınilerin öznelci ve anarşist bilgi kuramlarına karşı yine bilgiyle karşılık verir. Bir epistemolojiler savaşı yaşanır.
Gazâlî, bilgi üretimindeki amacını şu önemli sözlerle açıklar: “Selamet Şehri’nde (Bağdad) kaldığım süre içinde peygamberliğe, devlet başkanlığa, el-Mustazhır’a mahsus mukaddes makama (Allah o makamın ululuğunu artırsın ve gölgesini mahlukatın tabakalarına uzatsın) din ilmi ile ilgili bir kitap tasnif ederek hizmet etmeyi vird eyledim.” Gazâlî, “din ilmi ile ilgili kitabı”, yani din temeline dayalı bilim üretimini Allah, peygamber, devlet başkanı ve kutsal gördüğü Halife Mustazhır için yazıyor. Yani bilim, çeşitli otoriteler için yapılmaktadır. Bu otoriteler Allah, peygamber, başkan ve halifedir. Ama somut olarak halife otoritesini temsil eden El-Mustazhır için yazılır.
Gazâlî’nin kitabının adı da ilginçtir: “Fedâihu’l-Bâtıniyye ve Fezâilü’l-Müstazhiriyye”. Batıniliğin Rezilliği ve Mustazhırıyye’nin Fazileti. Gazâlî, kitabının takdiminde yine amacını açıkça ortaya koyuyor. Halife, kitap yazma emri vermiştir. Gazâlî de bunu kabul etmesinin nedenini açıklar: “Ümmetin birliği ve ümmetin sığınağı olan otoriteyi korumak.” Ayrıca şeriatın uygulanması için gerekli olan otoriteye de vurguda bulunur. Bütün bu vurgularda Müslüman toplumun siyasal, toplumsal ve norm düzenini koruyan bilgi üretimi öne çıkmaktadır. Bilim, Müslüman toplumsal düzeni ve politik egemenliği koruyup-kollamak için yapılmaktadır. Çünkü Batınilerin yoğun çalışmaları ile hem halife ile sembolize edilen ve temsil edilen düzen tehdit edilmektedir. Batıniler, hem doğrudan siyasal iktidara karşı savaşıyorlar hem de ehli sünnet ile temsil edilen ve çoğunluğu oluşturan toplumsal dini-hukuki yapıya karşılar. Müslümanların çoğunluğunu oluşturduğu dayanışmanın sosyolojik, teolojik ve politik boyutları sarsılmaktadır. Gazâlî, Müslüman bir âlim kadar Müslüman bir münevver kimliği ile de hareket ediyor. Bu yapının ve düzenin sarsılmasını engellemek amacıyla iktidarın emrini, yani bilgi üretme talebini kabul ediyor. Hatta bunu kendisine dini ve toplumsal bir görev görüyor.
Gazâlî, ikinci Gazâlî döneminde bu ilişkilerden, yani iktidarla bilim yapma bağlamından çıkıyor. Yeniden doğduğu Tus şehrine dönüyor. Orada kurduğu bir medrese-tekkede bilim yapmaya devam ediyor. Nizamiye’den bir şehir tekke-medresesine kaçmıştır! Acaba egemen ideolojinin beklentilerine uygun bilim yaptığından mı bu köklü davranış değişikliğini ortaya koyuyor? Tam bilmiyoruz. Ama İslam dünyasına hitap eden, Hilafetin ve Selçuklu hükümdarlığın iki büyük iktidar paydaşında yer alan bilgi üretim merkezinden ayrılması bir hoşnutsuzluğu ifade ediyor. Ulus Baker’in kavramı ile konuşursak “direnç” gösteriyor, muhalefet etmiyor. Direnç, artık statükonun sınırlarını çizdiği mekânın ve anlam dünyasının dışına çıkıyor ve sınırlarını kendisinin çizdiği yeni bir bilim yapma merkezine yöneliyor.
Osmanlılar döneminde de resmi medreseler ve bazı tekkelerde iktidarın programları, bilim siyaseti ve hükümdarlığın taleplerine göre hareket edildi. Kadızadelerin bir dönem sarayın içinde oluşturdukları bilim hegemonyası ile Tophane Gözlem evi yıktırıldı. Bilim ve iktidar ilişkisinin her zaman olumsuz veya olumlu olduğunu söylemek zor. Foucault’un bilgiyi ve bilimi doğrudan bir iktidar alanı olarak gören teorisi, çok önemli gerçeklikleri faş ediyor. Ama iktidarı her biçimiyle “olumsuz” gördüğünden dolayı da tartışmaya açık bir tarafı bulunmaktadır.
2- Modern Bilim İktidarı ve Avrupa Merkezcilik Eleştirisi
Modernite, yepyeni bir bilim anlayışı ile ortaya çıkar. Becon, bilim güçtür der. Foucault, bilgi ve iktidar ilişkisini en yetkin biçimde teorize eden bir düşünürdür. Bilimin ve bilgi üretimin kendi başına bir güç veya iktidar olduğunu savunur. Biyoloji bilimi, biyo-politik özellikleri ile iktidar üretir. Tıp bilimi, insan bedeni, sağlığı, doğurganlığı vs. üzerine ürettiği söylemler, bilgiler ve uyguladığı pratiklerle büyük bir iktidar ağını meydana getirir.
Bilim; tarihi, toplumları, şehir yaşantısını, doğum ve ölüm oranlarını göstermekle iktidar üretir. Bu nedenle iktidar teknolojileri doğar. Hastaneler, okullar, mahpushaneler, klinikler vs. bu bilimlerin bilgileriyle disiplin üretilir. İktidar, kendisini disiplin, kontrol ve yönetmekle ortaya koyar. Modern bilimler de buna hizmet eder. Sonuçta bilim, her biçimiyle insanları ve toplumları kontrol eden, disiplinize eden ve düzenleyen bilgi üreten bir iktidardır.
Modern dönemde tarih, antropoloji, siyaset, teoloji, sosyoloji gibi bilimler tarihi, toplumu ve siyaseti belli bir biçimde açıkladılar. Aydınlanmanın ilerleme, sekürlerleşme, uygarlaşma, materyalizm ve pozitivizm yaklaşımları etkili oldu. Her olgu ve ilişki bunlarla irtibatlı bir şekilde yorumlandı. Antropoloji de sosyoloji de tarih de ilerleme düşüncesine dayanarak Batı medeniyetini, toplumunu ve kültürünü “ileri uygarlık” diye tanımladı. Buna karşın Batı dışı toplumları ve kültürlere de “geri” dedi. Bilimler aracılığıyla dünya üzerinde Avrupa merkezli bir hegemonya inşa edildi. Kolonyalizm de buna hizmet etti. Müsteşriklerin çalışmaları bu bilim hegemonyasının önemli öncüleri oldu. Avrupa her alanda ilerde olduğu gibi bilimde de ilerdeydi, dolayısıyla ilerlemek ve uygar olmak için bu bilimleri aynen aktarmak gerekirdi. Elbette sosyal bilimler, belli kültürleri ve değerleri beraberinde taşır. Bu nedenle mutlak evrensellikten ve mutlak doğrudan bahsetmek mümkün değildir. Ama Avrupa pozitivizmi de materyalizmi de bilimi hakikat görüyordu ve ürettikleri bilgiye de böyle bakıyorlardı.
1960’ların başından itibaren bu bilgi anlayışı ciddi eleştirilere uğradı. Mesela Thomas Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı kitabı bunlardan biridir. Kuhn, bilim cemaatleri olduğuna ve bunların belli paradigmalarla bilgi ürettiğine, dolayısıyla bilginin kültürel ve grupsal boyutuna dikkat çekti. Lewi-Staruss, evrimci ve ilerlemeci teoriyi dağıttı. Frantz Fanon, Fransa’da yetişmişti ve Fransa için Cezayir’e gitmişti. Orada sömürgecilik ve psikiyatr arasındaki ilişkiyi yakından gördü. Sömürgeciliği eleştiren sosyoloji ve psikoloji bilgileri üretti. Cezayirin Bağımsızlık Bağımsızlık Savaşının Anatomisi, Yeryüzünün Lanetlileri gibi kitaplar yazdı. Edward Said, Filistinli Hristiyan Arap’tı. Ama bütün eğitimini modern okullarda yapmıştı. ABD’de üniversite okudu ve çalışmalarını gerçekleştirdi. Oryantalizm kitabını yazdı. Batı’da oryantalist çalışmaların, yani bilim adamlarının ve bilimin Doğu üzerine ürettiği tahakküm bilgisini ortaya koydu.
Sosyal Bilimleri Açın adlı manifesto, finasmanlığını Lizbon’da yaşayan Üsküdarlı bir Ermeni tüccarın yaptığı, Gulbenkian Komisyonu tarafından metinleştirildi. Bu metinde, Avrupa-merkezci bilimin canına okunur. Wallerstein, sömürge ülkeleri üzerine çalışan Batılı bir teorisyen. Hem sömürgeciliği hem de Avrupa merkezci bilim anlayışını ciddi anlamda eleştirdi.
Sosyoloji bilimi de, 60 sonrasında eleştirel yaklaşımların çoğunda Avrupa Merkezcilik, oryantalizm, sömürgecilik ile bilim ilişkisi üzerinde duran yaklaşımlar sunulmaktadır. Wright Mills, Sosyolojik Muhayyile ve İktidar Seçkinleri çalışmalarında ABD’de iktidar, bilim ve bilim adamları ilişkisi üzerine önemli eleştiriler ortaya koyar. Bauman ve Giddens; homojen toplum, ulus devlet şiddeti, Holokost faciası gibi sorunlara karşı ciddi yorumlarda bulunurlar. Kapitalizmin ve egemen politik yapının bilimi yönlendirme pratiklerine bilgece eleştirilerde bulunur. Sonuçta bilimin hegemonyası, iktidar olması ve iktidar üretimi modern zamanda en etkili bir şekilde Avrupa’da ve ABD’de yapıldı.
Türkiye’de Bilim, Hegemonya ve İktidar
Türkiye’de, tek parti döneminde bilim tamamen iktidarın emrinde olan bir pratiktir. Bilim ve akademi, yeni inkılaba hizmet etmek zorunda. Buna karşı, yine Baker’in ifadesi ile “direnç” gösteren, (ama muhalefet etmeyen) tek üniversite olan Darü’l-Fünûn kapatılır. Ankara’da Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi açılır. Bu tarihlerde, 1932-34 yıllarında bilim aracılığıyla birçok inkılap gerçekleşir. Aslında bilim bunları onaylayan, üreten ve akademik kamuoyuna yayan bir misyon yüklenmiştir. Türkçe, buradaki çalışmalarla kuşa döner. Türk Tarih tezi adıyla yapılan bilimsel faaliyetler tamamen iktidarın amacına uygun tarih anlayışı inşa eder. Osmanlı gibi geniş Türk tarihi yok sayılır.
Tarih, Türk Dili ve Edebiyatı, sosyoloji ve hatta antropoloji bilimleri resmi iktidar ve resmi ideoloji doğrultusunda çeşitli bilgiler üretirler. Kimi kez dinin geriliğini ve önemsizliğini, kimi kez Türklerin beyaz ırk olduklarını ve Şamanizmi (Abdülkadir İnan’ın çalışmaları), kimi kez bütün dillerin Türkçeden doğduğunu… Devlet, kutsal bir olgu olarak bütün sosyal bilimlerde yüceltilir. Sosyoloji, Türk kimliğini pozitivizm çerçevesinde yapılandırmak üzere metinler ortaya koyar.
Bilim adamları “direnç” gösterince, bilimin iktidar şölenlerinde yer almayınca dışlanırlar ve üniversitelerde atılırlar. Bu açıdan Türkiye bilim tarihi, aynı zaman da bilim adamlarının üniversitelerde atılmalar tarihi olarak da okunabilir. Darü’l-Fünûn ile başlayan bu süreç, 1950’lere doğru bu defa Muzaffer Şerif, Niyazi Berkes ve Korkut Boratav gibi isimlerin yer aldığı DTCF tasfiyeleri yaşanır. 12 Eylül’de daha geniş bir kesimi kapsar. Hüseyin Hatemi’den Mete Tunçay’a kadar… 28 Şubat’ta üniversitelere metin gönderilir ve hangi kelimelerin konuşulacağı dikte ettirilir. Çeşitli muhafazakâr bilim insanları üniversiteden atılır.
Türkiye’de bugün muhafazakâr kesimde yoğun bir iktidar, hegemonya ve sömürgecilik eleştirisi var. Bilimin Avrupa-merkeziliği, Batı kolonyalizmi ve oryantalizm üzerinden hareketle bu tartışmalar yapılıyor. Kitaplar yazılıyor. Sempozyumlar düzenleniyor. Bu çalışmaları yaparken derin bir konforu ve özgüveni yaşıyorlar. Yani biz Müslümanlar bunları yapmadık, Batı’da bunlar oldu duygusu… Çok doğru. Ama şunu unutuyorlar ya da üstünü örtüyorlar.
İki şeyin üstünü örterek ve unutarak “bilim konformizmini” yaşıyorlar. Birincisi, modern bilimin Avrupa merkezci, kolonyalist ve oryantalist yönlerini eleştiren teorileri de yine Batılı bilim adamları geliştirdi. Buradan ödünç alarak Batı’yı eleştirdiğimiz teorilerin hiçbirisi bize ait değil. E. Said, Doğuludur, Filistinli. Ama teorisini Batı bilim kurumlarında çalışarak geliştirir. Fanon (1983’te ilk tercümesini okudum, sosyoloji okumaya karar verdim), yine İsviçre’de okuyan, Avrupa’nın varoluşçu entelektüel dünyası içinde yetişen ve sonradan Müslüman olan şahsiyet.
Üstü örtülen ikinci şey ise bilim ve hegemonya ilişkisini tartışmada Türkiye ve diğer İslam toplumlarından hiç bahsetmemeleridir. Akademik özerklik, bilim üretiminin evrensel serbestliği, hangi oranda bizim ülkemizde var? Tümüyle yok demek de büyük haksızlık. Ama hep darbeler ve otoriter rejimler döneminde buna kibrit suyu dökülüyor. Bilimsel faaliyetleri finanse eden politik iktidarlar, tamamen kendi beklentilerine uygun bilgi üretimini teşvik ediyor. Nitekim iktidarın doğrudan finans etmesiyle Avrupa merkezci ve kolonyalizm eleştirilerinin bizzat kendisi iktidar üretimine yarıyor. Bu çalışmalarda iddia edildiği gibi Türkiye ve İstanbul perspektifi de yok. Çünkü İstanbul diliyle konuşmayan bir bilimin, İstanbul perspektifi de olamaz. İstanbul’un kendisini de bilim-iktidar tartışmasına sokmadan nasıl olacak bu? Hep Avrupa teorileri ile Avrupa’yı eleştirmek ve bunu da İstanbul mekânında yapılıyor diye İstanbul perspektifi diye pazarlamak düşüncenin sefaletini gösterir.
Türkiye’de bilim anlayışı, ABD rüzgârından etkilenerek ciddi anlamda strateji, diplomasi ve yumuşak güç söylemleri etrafında hegemonya epistemolojisi ile bütünleşmeye doğru gidiyor. Bilgelikten kopan bir bilim pratiği yaşıyoruz. Elbette, bilim devletin ve iktidarın faydalı, hayırlı, adaletli ve eşitlikçi çalışması için katkılar sağlayabilir. Toplumsal aydınlanma rolünü de oynayabilir. Ama bunlar, bilimi egemenliğin taleplerine bağımlı yapmadan, salt çıkarlarına uyumlu hale getirmeden ve yine bilimi egemenlikten pay alma yarışına sokmadan yapılmalıdır. Bilgeliğini kaybeden ve salt güç ilişkileriyle bütünleşen bilim, iktidardır.






Pozitif Bilimlerde ‘Bilginin İslamileşmesi’ Mümkün müdür??