Tepeden İnme Modernleşme: Evrensel Işığın Yarattığı Körlük

0
27

“Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük. — Gören körler mi? — Gördüğü hâlde görmeyen körler.”

José Saramago, Körlük, s. 360

Saramago’nun Körlük’ünde salgın olağan bir kıssadan gelmez. Karanlık değil, aşırı ışık kör eder. İlk kör, bir kavşakta yeşil ışığı beklerken aniden “bembeyaz” görmeye başlar; körlüğü, “yoğun bir sisin ortasında kalmış, bir süt denizine batmış gibi” yaşar. Romanın açılışı bir görme rejimi tasviridir: gözler açık, gören her şey beyaz, beyazlık her şeyi yutuyor. Saramago’nun bulduğu metafor, modernlik tarihinin en sinsi paradoksunu çıplaklaştırır: Işığın çokluğu görmeyi mümkün kılmaz, mahveder.

Türkiye, iki yüzyıldır bu “süt denizine” batmış bir toplumdur. Fikret Başkaya’nın Paradigmanın İflası adlı kitabı —ki bu yazı dizisinin radikal eleştirel aksını oluşturuyor— meseleyi tek cümleyle özetler: “Türkiye’nin iki yüzyılı aşan ‘asrileşme’, ‘muasırlaşma’, ‘batılılaşma’, ‘çağdaşlaşma’, ‘kalkınma’, ‘çağ atlama’ problematiği, sömürgeleşme sürecinden başka bir şey değildir.” Bu cümle, romanın açılışındaki “bembeyaz görüyorum” cümlesinin sosyal bilim diline tercüme edilmesidir.

Mustafa Reşit Paşa’dan AB üyelik müzakerelerine, “Tanzimat”tan “sürdürülebilir kalkınma”ya uzanan kesintisiz hat, daima tek bir vaade dayanır: beş-on yıl içinde Allah’ın yardımıyla istenilen şeyler hasıl olacaktır. Başkaya’nın ironik tespitiyle, “bu beş-on yılların sonu bir türlü gelmiyor. Hedef, ufukta bir çizgi gibi hep uzaklara kayıyor. Üstelik Latince deyimdeki gibi uzaklaştıkça prestiji artıyor.” İşte Saramago’nun süt denizi: Görünüşte hiç olmamış kadar çok ışık —reformlar, inkılaplar, “çağ atlamalar”; ama görme yetisinden iz yok. Tam tersine, ışığın yoğunluğu arttıkça gözler birer birer çekiliyor.

“Hiçbir şey görmüyorum, yoğun bir sisin ortasında kalmış, bir süt denizine batmış gibiyim. İyi ama körlük böyle olmaz, dedi öteki, körlerin karanlık içine gömüldükleri söylenir. İyi de ben her şeyi bembeyaz görüyorum.” (Saramago, Körlük, s. 22)

Mardin’in Merkez-Çevre Şeması — Bir Beyaz Karantina Olarak Modernleşme

Türk siyasal hayatını yorumlamak isteyen herkesin uğraması gereken kavşaklardan biri Şerif Mardin’in merkez-çevre modelidir. Mardin, 1973 tarihli klasik makalesinde, Osmanlı-Türk toplumunun temel siyasal gerilimini bir sınıf çatışması olarak değil, merkez-çevre kopukluğu olarak okur. Saray-bürokrasi-asker üçlüsü merkezdir; köylüler, taşra eşrafı, kanaat önderleri ve yerel cemaatler çevredir. Mardin’e göre Türk modernleşmesinin kalıcı krizi, merkezin çevreyi “temsil edememesi”, çevrenin kendi diliyle merkeze konuşamaması ve merkezin çevreyi kendine değil, “muhayyel evrensele” göre biçimlendirmek istemesidir.

Bu kuru sosyolojik şema, Saramago’nun romanında bir bedene kavuşur. Salgın patlak verir vermez bakan ile lojistik komisyonu başkanı arasında geçen telaşlı konuşma, bir karantina mekânının seçilmesi üstünedir: kışla mı, fuar alanı mı, süpermarket mi, yoksa terkedilmiş akıl hastanesi mi? Sonuçta seçilen yer akıl hastanesidir, çünkü “zaten bize her bakımdan en iyi kullanma koşullarını sunuyor, […] iki kanattan oluşmasının avantajı da var, bunlardan birini gerçek körlere ayırırız, ötekine de kuşkulu olanları yerleştiririz.” Bu sahnenin sosyolojik karşılığı, Türk modernleşmesinin kuruluş eylemidir: Halk, körlüğün taşıyıcısı olduğu “kuşkusuyla”, kendisini iyileştireceğini iddia eden merkezin tarafından, terkedilmiş bir akıl hastanesinde —“yapay bir resmi ideolojinin” duvarları içinde— bir beyaz karantinaya alınmıştır.

Burada Başkaya’nın altını çizdiği nokta hayatidir: “Cumhuriyet’in yeni yönetici elitinin ve dayandığı tarihsel olarak geri sosyal sınıfların ihtiyacı olan bu resmi ideolojiyi oluşturmak da İttihatçı artıklarına ve onların devamı olan Cumhuriyet aydınlarına düşecekti. […] Bu durum, düşünsel-entelektüel alanı kısırlaştırmış, antidemokratik, tektip, bağnaz bir düşünce kalıbının yerleşmesi sonucunu doğurmuştu.” Çevreye karşı çekilen karantina setinin gerçek faili, dışarıdaki Batı’dan çok içerideki devlet aydınıdır. Saramago’nun romanındaki “asker”, başka her sahnede merkez aydının silüetidir.

Pathos — “Hangi Batı?”: Köksüzlüğün Acısı

Attilâ İlhan, Hangi Batı’da, “bizimkilerin” Batı’yı bir ad gibi konuşurken aslında hangi Batı’yı kastettiklerini bilmediklerini yazar: Voltaire’in Batı’sı mı, Marx’ın Batı’sı mı, sömürgeci tüccarın Batı’sı mı, ya da paçaları sallana sallana yürüyen meraklı seyyahın Batı’sı mı? Bu sorunun acısı, romandaki ilk körün arabadan inişini hatırlatır: Yeşil ışığı beklerken birden hiçbir şey görmemek; tanıdığı kentin tam ortasında, “evine nasıl gideceğini bilmemek”. Bu kentin adı, Türk modernliği’dir. İçinde doğmuş olduğunuz şehir, sizi tanımayı reddeden bir hastaneye dönüşmüştür.

Cemil Meriç’in çığlığı —“Bu hadım edilmiş idrakle, bu ‘izinli’ hürriyetle kalkınmak mümkün mü?”— Saramago’nun ağlayan ilk körünün çığlığıyla aynı havayı solur. Modernlik vaadi, toplumu kendi geçmişine, kendi yerel zekâsına, kendi cemaat bilgisine kör etmiş; geriye, “evrensel olan”ın adıyla onaylanmış bir köksüzlük bırakmıştır. Başkaya bunu Yeni Paradigmayı Oluşturmak’ta sertleştirir: “Ulaşılması gereken ve yegâne hedef olarak sunulan ‘Batı’, kapitalisttir, emperyalisttir, kolonyalisttir, ırkçıdır, ‘modern köleciliğin’ timsalidir, soykırımcıdır, sayısız toplumsal-insani yabancılaşmalarla malüldür.” Tepeden inen modernleşme, bir siyasal programdan çok, bir görme biçimi dayatması olarak karşımıza çıkar: Gözünü açtığında “bembeyaz” gör, “bembeyaz” oku, “bembeyaz” düşün.

Bu yüzden ilk argüman: Modernleşme, körlüğün ışıkla kurulan biçimidir

Bölümün varmak istediği uğrak, klişeleşmiş bir “Doğu-Batı tartışması” değildir. Çatallaşma şuradadır: Resmi söylem, modernlikteki sorunu eksik ışık olarak okur ve daha fazla ışık vaat eder; Saramago’nun ve Başkaya’nın birlikte gösterdiği şey ise, sorunun bizzat ışığın türü olduğudur. Tepeden inme modernleşmenin ışığı, yansıyacak yüzey aramaz; doğrudan gözün üstüne çullanır. Kentin kendisine dair gör-me-yi imha eder. Aydınlanma maskesi takan bu ışık, aslında bir beyaz salgındır.

Birinci bölümün hipotezi şudur: Türkiye, “görmüyorum” diyebilecek dili henüz bulamamış, ama “bembeyaz görüyorum” diyebilecek kadar dürüst kalmış bir toplumdur. Yapılması gereken, bu dürüstlüğü tanımak ve hastaneyi —yani resmi ideolojinin karantinasını— olduğu gibi adlandırmaktır. Bunu yapmaya başladığımız anda, ikinci sorun kendiliğinden açılır: Bu karantinada ne yapılıyordu? Bizi “iyileştirmek için” bizden ne alınıyordu?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz